Bu yazımızı okurken, özel müziğini de dinlemenizi tavsiye ederiz… 

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Timuçin HAN

Timuçin HAN

SULTANLAR ŞEHRİ, ŞEHİRLERİN SULTANI EDİRNE…

Türkiye’nin en batısına, Edirne’ye yolum düşüyor bu kez.

Tarihi güzellikleri ve kültürü ile Edirne, bir gezgin için oldukça güzel değerler taşımakta.  Camileri, müzeleri, köprüleri ve çarşılarıyla Meriç’in kenarında yer alan bir açık hava müzesi gibi bekler misafirlerini.

Edirne’ye doğru yol alırken, kafamda bir bir kuruyorum neler yapacağımı. Bir yandan Mimar Sinan’ın şaheseri, Selimiye Camii gözümün önünde canlanıyor, heyecanlanıyorum. Öte taraftan yemek meraklısı olunca bir insan, meşhur tava ciğeri geçiyor gözümün önünden. Badem ezmesi, süpürgeciler vs. derken yol giderek uzamaya başlıyor…

Artık Edirne’deyim… Bugün tarih koksun kalemim, minarelerin gölgesine saklansın objektifim istiyorum.  İstiyorum, istemesine ama öyle büyük ki tarihin etkisi ve ihtişamı, heyecandan yazamamak, fotoğraf çekememek korkutuyor beni. Dile kolay, tarihe tanıklık etmiş, uzun yıllar Osmanlı’ya başkentlik yapmış bir şehirdeyim…

TARİHİ:

Edirne, tarih boyunca hep önemli bir yer olarak anılmış. Şehrin ilkçağlarda, Orta Asya’dan buraya göç edip yerleşen Traklar tarafından kurulduğu bilinmektedir. Sonrasında, Büyük İskender buraları Makedonya İmparatorluğunun içine dâhil etmiş. Hemen arkasından Roma İmparatorluğunun bir parçası olan Edirne, Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca Doğu Bizans’ın payına düşmüş. 1361 yılında Sultan Murat tarafından fethedilen Edirne, artık Osmanlı’nın başkenti olarak tarih sayfalarına adını yazdırmış.  İstanbul’un fethine kadar 92 yıl payitaht (başkent) olarak kalmış.

Edirne, Osmanlı döneminde “Paşa Sancağı” olarak anılırdı ve Osmanlı’nın üniversiteler şehri olarak ün yapmıştı. 17. Yüzyılda en önemli birkaç şehirden de bir tanesiydi Edirne…

SELİMİYE CAMİİ

Selimiye Camii, hiç şüphesiz kentin en görkemli eseri. Edirne denildiğinde akla ilk gelen Mimar Sinan’ın bu şaheseri oluyor. Beni de oldukça heyecanlandırdı Selimiye…  Camii, II. Selim’in Mimar Sinan’a yaptırdığı bir eser. Mimar Sinan, 90 yaşında inşa etmiş bu şaheseri ve ustalık eserim diye nitelendirmiş. 1568’de başlayan inşaat, 1575’te bitmiş ve camii ibadete açılmış. Şehrin tam ortasında ihtişamıyla duran Selimiye, aynı zamanda bir de mimarlık harikası. Selimiye Camii’nin 43,25 metre yükseklikte olan kubbesi, 31,25 metre çapında bir lebi ile örülmüş.  Caminin ihtişamı bu büyük kubbeyi süsleyen dört büyük minare ile de ayrı bir zenginliğe bürünmüş. Çapı 3,80 metre, yüksekliği 71 metre olan 3 şerefiyeli minareler, caminin dört bir etrafından yükselmiş. Bu camiinin en büyük özelliklerinden birisi de Edirne’nin her yerinden görülebilmesi hiç kuşkusuz.

Selimiye’nin ziyaretçi trafiği oldukça fazla. Ne zaman gitseniz caminin avlusunda ibadete veya ziyarete gelen insanlar ile karşılaşabilirsiniz.  Caminin dış mimarisi kadar iç mimarisi de beni oldukça etkiledi. İçindeki hat işçilikleri, mermer ve çiniler oldukça ustalıkla işlenmiş.

Caminin avlusunda ise sıbyan mektebi, darül kurra, darül hadis, medrese ve imaret bulunmaktadır. Sıbyan mektebi şu anda çocuk kütüphanesi, medrese ise müze olarak kullanılmaktadır.

Bizim için çok önemli bir yapıt olan Selimiye, Unesco’nun Dünya Mirası Listesine girdi ve “Dünya Mirası” olarak uluslar arası boyutlarda da yerini aldı.

Edirne de Selimiye’nin yanı sıra, Eski Camii, Üç Şerefiyeli Camii, İkinci Bayezid Camii ve Darülhadis Camii de Osmanlıdan günümüze kadar uzanan bir yolculukta, dimdik ayakta durmaktadır.

SULTAN II. BAYEZİD KÜLLİYESİ SAĞLIK MÜZESİ

Edirne’nin en çok ziyaret edilen yeri Selimiye’den sonra,  rotamı bu kez Darüşşifa’ya çeviriyorum. Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi. Edirne Üniversitesine bağlı olan bu müze, şehri ziyarete gelen herkesin mutlak uğrak yerlerinden bir tanesi. Selimiye’den sonra en çok ziyaret edilen ikinci yer burası.

Evliya Çelebi, seyahatnamesinde müze için “Orada bir Darüşşifa vardır ki dil ile tarif edilmez, kalemler ile yazılmaz “ diye bahseder. Darüşşifa (hastane) II. Bayezid Kulliyesinin Darüşşifa ve Tıp Medresesinin içinde bulunan müze, 1448’den Osmanlı – Rus savaşına kadar darüşşifa olarak hizmet vermiş. Önceleri tüm hastalara bakan Darüşşifa, sonradan yalnızca ruh ve sinir hastalarını tedavi etmeye başlamış. Müzik, su sesi ve değişik kokular kullanılarak hastaların tedavi edildiği Darüşşifa 1997 yılından itibaren de müze olarak ziyaretçileriyle buluşmakta.

Bu müzenin benim ve Fotogezgin için en önemli yanlarından bir tanesi de, Fotogezgin yazarlarımızdan değerli Ağabeyim Enver ŞENGÜL’ün,  uzun yıllar bu müzenin müdürlüğünü yapmış olmasıdır. Onun değerli katkıları sayesinde müze, ziyaretçi rekorları kırmış, Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülünü kazanmış ve sonrasında da Avrupa Kültür Mirası Birliği tarafından “Mükemmellik Kulübü’ne” kabul edilmiştir. Benim soluksuz gezdiğim müzeyi, siz de ziyaretiniz esnasında keyifle gezecek, ortamdan ve şifa odalarının mizansen kurgularından oldukça etkileneceksiniz.

Bu kadar gezintinin arasına yemek sıkıştırmamak olmaz tabii. Malum enerji toplamalıyım ki rahat rahat gezmeye devam edebileyim.

Daha Edirne’ye gelmeden hayal dünyamda fırtınalar estiren meşhur tava ciğeri ile buluşma zamanı. Edirne ciğerini özel kılan aslında ince ince dilimlenmesi olsa da, Trakya’nın verimli otlaklarında yetişen semiz danalarının lezzetli etleri, aslında bu büyünün gerçek sahibi.  Ustalara göre işin akışı şöyle; “Zarları ve sinirleri ayıklanmış ciğer ince ince dilimlenir, unlandıktan sonra özel tavasında, çok kızgın yağın içine atılarak bir dakika pişirilir ve servise sunulur.”

Daha fazla dayanamayıp, soluğu Edirne çarşısında alıyorum. Burada her yer ciğerci 🙂 En meşhurundan, en salaşına,  hepsi sizi bekler. Hemen oturup aç karnımı doyurmaya başladım. Ciğer nefis görünüyordu. Yanında kuru cacık ve kurutulmuş biber ile birlikte zamanın durmasını istediğim ender anlardan birini yaşıyorum. Değmeyin keyfime…

ÇARŞILAR

ARASTA:

Edirne’de çarşılar ayrı bir renk cümbüşüdür. Tabii ki ben de kendimi alamıyorum bu cümbüşten. Şehir tarihten bir miras olunca, çarşılarda tarihten uzanıyor günümüze. Bunların en görkemlileri ise Selimiye Camiinin avlusunun altında yer alan tarihi Arasta Çarşısıdır.

Camiiye gelir sağlamak amacıyla Sultan III. Murat tarafından yaptırılmış Arasta, toplam 225 metre boyunda, 73 kemerli ve dört kapıdan oluşmaktadır. Toplam 124 dükkanın bulunduğu çarşıda renk armonisi içinde kendinizi kaybedebilirsiniz. Burada meşhur badem ezmesi ve Edirne sabunlarından hediyelik olarak almayı unutmazsanız, evinize döndüğünüzde dostlarınız ve arkadaşlarınız ile aranız açılmaz…

BEDESTEN:

Bir başka önemli çarşı da Bedesten’dir. Evliya Çelebi; “İçinde değerli eşya alınıp satılan yer” diye tanımlar Bedesten’i. Yine Çelebi’ye göre, burada Mısır Hazinesi değerinde olan elmas ve mücevherler, zengin tacirlerin dolapçıklarında gözleri kamaştırır; çarşıyı 60 gece bekçisi beklermiş…

 

ALİ PAŞA ÇARŞISI: (KAPALI ÇARŞI)

Edirnelilerin daha çok kapalı çarşı diye adlandırdıkları Ali Paşa Çarşısı’da tarihe meyan okuyan yapıtlardan bir tanesi. Kanuni Sultan Süleyman’ın son zamanlarında Mimar Sinan’a yaptırılmış olan çarşı, değerli eşya, mücevher vb. ürün satan dükkanların yer alması için yapılmış. 1992 yılında bir elektrik arızasından çıkan yangında çok fazla hasar görmesiyle yara alan Ali Paşa Çarşısı, gerekli onarımlardan sonra tarihe meydan okumaya devam ediyor…

 

KIRKPINAR GÜREŞLERİ

Kırkpınar güreşleri Edirne için simge bir başka etkinliktir. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri Festivali, temeli güreşe dayanan bir kültür şölenidir aynı zamanda. Güreşlerin tarihi 14. yy dayanması nedeniyle de en eski güreş etkinliği olarak bilinmektedir. Güreşler her yıl Sarayiçi mevkiindeki Er Meydanında yapılmaktadır. Edirne gezinizi Haziran sonu – Temmuz başı gibi bir tarihe getirecek olursanız er meydanında izleyiciler arasında siz de yerinizi alabilirsiniz. Güreşleri izleyememenin üzüntüsüyle ayrılıyorum Sarayiçi’nden….

KARAAĞAÇ

Edirne’nin bir başka yüzüdür Karaağaç.  Özellikle hafta sonları ziyaretçi akınına uğrayan Karaağaç, tarihin doğa ile kucaklaştığı bir güzelliğe sahiptir. Yaklaşık dört kilometrelik bir taş yol ile hayat dolu bir koridor yaratılmış burada. Karaağaç’a giderken önce Meriç’i, sonra Tunca’yı köprülerden geçerek yol alırsınız. Edirne’nin en güzel mesire yerlerinden olan Söğütlük ile birlikte yemyeşil sarmış, sarmalamış tarihi içine. Meriç Köprüsü, Eski Karakol Binası, Tarihi Tren Garı, Hacı Adil Bey Çeşmesi bu kucaklamanın içinde kalmış adeta. Yol boyu uzanan keyifli restoran ve çay bahçelerinde huzurlu bir vakit geçirmek, benim için oldukça keyifli oldu. Edirne gezinizde soluklanacağınız yer mutlaka Karaağaç olmalı.

Meşhur tava ciğerinin üzerine Karaağaç’ta kahvemi de içtikten sonra bir sonraki durağım süpürgeciler… El sanatlarına ve ustalık isteyen, el işçiliği gerektiren mesleklere oldum olası ilgim vardır. Edirne’ye gelince burada olduğunu bildiğim süpürge atölyelerini bulmak ve bu mesleği incelemek benim için çok keyifli olacaktı. Hemen işe koyuldum ve “Süpürgeciler Borsası”nı bulup keşfe başladım. 50-60 yıl önce sayıları çok daha fazla olan süpürgecilerin bu günlerde sayılarının oldukça düştüğünü ve gelişen teknolojiye yenik düşmek üzere olduklarını görünce biraz hüzünlendim. El emeği, göz nuru süpürgeler ve meşhur aynalı süpürgesi ile ilgili foto-belgesel yazımı buradan okuyabilirsiniz.

Güneş artık battı, dolunay usuldan yerleşiyor Selimiye’nin göğü delen minarelerinin arasına, süpürgeciler kepenk kapatmak üzere, kendi süpürgeleriyle dükkân önünü süpürüyorlar. Ciğercilerin tavaları sönmüş artık, doyumsuz kokuları ise selam çakarak damaklara, yavaşça kayboluyor… Sonra ışıkları yanıyor yeni AVM’lerin, lüks otellerin… Akşama bir başka Edirne bekler bizi, tarihe bir ayraç koymuş sabaha kadar…

Edirne;

Sultanların şehri, şehirlerin sultanı…

Sarı ayçiçeklerinin ana vatanı…

Mimar Sinan’ın ustalık şaheseri…

Pehlivaaan… Pehlivannnn… Seslerinin yükseldiği “Er Meydanı”…

İlk gelişim değildi, son gelişim de olmayacak…

 

Sevgiyle kalın,

Timuçin HAN