Bu yazımızı okurken, özel müziğini de dinlemenizi tavsiye ederiz… 

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Enver ŞENGÜL

Enver Şengül

Böyle bir manzarayı görmek kaç kuluna nasip olmuştur Tanrının? Kaç gezgin, kaç kaşif, kaç meraklı Güney Afrika’nın bu eşsiz manzarası ile kucaklaşmış, “Gürüldeyen Duman” ın suları ile sırılsıklam ıslanmıştır?

İşte bu şans bana da nasip oldu. Dünyanın en büyük şelalesini görmek, ona yaklaşmak, onun sularına dokunmak bana da nasip oldu.

Daha doğrusu Zambiya seyahati bir şanstı benim için. Dışişleri Bakanlığı, Zambiya’nın yeni açılan Türkiye Büyükelçiliği’nin kültürel aktivite programına “Şehirlerin Sultanı Edirne” sergisi ile beni yollamıştı. Sergi Zambiya’nın başkenti Lusaka’nın Ulusal Müze’sinde, üst düzey bir diplomatik katılımla açılmıştı.

Bir sanatçı için Zambiya’da sergi açmak olağanüstü bir şanstı zaten. Bu ülkeye gitmek, Afrika insanını, kentlerini ve coğrafyasını tanımak muhteşem bir deneyimdi.

Lusaka’ya kadar gitmişken ve yanımda tanıdığım en tutkulu gezginlerden Trakya Üniversitesi eski Rektörü Prof.Dr.Enver Duran varken, dünyanın en büyük şelalesi olarak bilinen ve UNESCO Dünya Mirası Alanı listesinde bulunup dünyanın 7 doğa harikasından biri olan Viktorya Şelalesi’ni görmeden dönmemiz mümkün değildi.

Viktorya Şelalesi’ni, başkent Lusaka’ya yakın sanmayın. Uçakla gidilebilecek mesafede. Uçaklar hem pahalı, hem de istediğimiz zaman için yer bulamayınca taksi kiralamak zorunda kalıyoruz. Yanımıza büyükelçiliğimizin genç diplomatlarından Kutluhan Çelik’i de alarak yollara düşüyoruz.

Zambiya’nın yarısından ötesini boydan boya geçerek, ilgimizi çeken yerlerde durup fotoğraf çekerek tam 6 saatte ulaşıyoruz bu ünlü şelalenin kenti Livingstone’a.

Bu küçük şehir adını ünlü İngiliz gezgin, maceraperest, misyoner David Livingstone’dan alıyor. Şehre küçük dediğime bakmayın, şelale sayesinde ciddi bir turizm potansiyeline sahip ve 1911-35 yılları arasında Kuzey Rodezya’nın (Bugünkü Zambiya) başkentliğini yapmış.

Bu şehirden 11 km ötedeki rüyaların şelalesi Viktorya’ya varmadan önce David Livingstone’dan biraz söz etmeliyim.

Dediğim gibi tam bir maceraperest. Bir çılgın adam…Gerçek bir misyoner. Aynı zamanda doktor. Ömrünün büyük bir bölümü Afrika’yı gezmek ve misyonerlik faaliyetleriyle geçiyor. İlk olarak Kasım 1840’da başladığı Afrika yolculuğu sonraki yıllarda hayatının ta kendisi oluyor. Çeşitli defalar katedilen binlerce kilometrelik yol, keşfedilen yeni yerler, köle ticaretinin sona ermesine dair mücadele ve yine Afrika’da 27 Nisan 1862’de Zambezi Irmağı üzerindeki Shupanga’daki ölümü… Filmlere ve romanlara konu olacak bir yaşam…

Biz Livingstone’un uzun ve maceralı hayat yolculuğunu bırakıp şelalemizi ilgilendiren bölümüne dönelim.

1853’te Makololo topluluklarının yaşadığı Zambezi yakınlarından küçük bir ekiple kuzey batıya doğru yola çıkar. Amacı, köle ticareti yerine yasal ticaretin gelişmesini sağlamak ve Makololo topluluklarıyla ilişki kurabilmek için Atlas Okyanusu kıyısına ulaşan uygun bir yol bulmaktı. İmkansızlıklar içindeki bu yolculuğunun büyük bir bölümü sallarla Zambezi Nehri üzerinde geçer. Bu yolculuk devam ederken 1855 yılında, Zambezi Nehri’nin önemli bir noktasında hayatının keşfiyle buluşur. Karşısına dumanlar içindeki dev şelale çıkmıştır. O kadar çok beğenir ve o kadar çok etkilenir ki “Şelaleden dökülen sular öyle güzel ve görkemliydi ki, melekler bile uçarken dönüp bakıyorlardı” diyerek hayranlığını ifade eder. Buraya batı tarzı bir isim vererek tarihte bu şekilde yer almasını sağlar. Bu isim, dönemin İngiltere Kraliçesi Viktorya’dır. Binlerce yıllık Mosi-Oa-Tunya şelalesi artık Viktorya adıyla anılacaktır…

***

En az 30 km uzaklıktan yükselen dumanları görebiliyoruz. Afrika’nın tatlı sıcağında, yerden gökyüzüne doğru Mosi-Oa-Tunya’nın beyaz bulutları yükseliyor.

Daha o uzaklıktan bir heyecan ürpertisi sarıyor bedenimizi ve bu gizemli bulutlara yaklaştıkça heyecanımız önlenemez bir merakla birleşerek benliğimizi sarıyor. Önce çok uzaklardan bulutları karşılamıştı bizi, şimdi ise kulakları tırmalayan gürültüsü. 1.7 km’lik uzunluktaki efsanevi şelalenin kendisi… Dakikada 500 milyon litre suyun, 120 metre yükseklikten düşerken çıkardığı gök gürültüsünü andıran sesi ile “merhaba” diyor bizlere.

Yerel halk, “Gürüldeyen Duman” anlamına gelen Mosi-Oa-Tunya adını koymuş. Ne kadar güzel bir isim ve bu şelaleye ne kadar güzel yakışıyor. “Mosi-Oa-Tunya” diye mırıldanıyorum bir kaç kez… Mosi-Oa-Tunya… Gürültün ve dumanınla bizi nasıl da kendine çekiyorsun….

Sık ağaçlı ormanlık bir alanı geçerek şelaleyi görebileceğimiz bir noktadayız şimdi. Mosi-Oa-Tunya bütün görkemiyle karşımızda. Olanca haşmetiyle gürüldeyip coşarak gökyüzüne yükselttiği dumanına büyülenerek bakıyoruz. Yanda David Livingstone’un bir heykeli var. O da adını verdiği ve “meleklerin bile uçarken dönüp bakıyorlar” diyerek dünyaya tanıttığı bu doğa harikasını izliyor.

Suların en coşkuyla aktığı zaman diliminde, Nisan ayında oradayız. Şelaleye ön taraftan yaklaşmak ve bakmak mümkün değil. Gökyüzüne doğru 500 metre kadar yükselen bulutlar, sprey etkisi ile sağanak yağmur olup tekrar yere düşüyor. Hayır, sağanak demek işi hafife almak olur. Bardaktan boşanırcasına geri dönüyor.

Kenarda bu yağmurdan korunmak için ayaklara kadar uzanan yağmurluklar satılıyor. Fotoğraf makinelerim yanımda ve bunlara bir şey olmasın diye 2 kat yağmurluk giyiyor makinelerimi altına iyice saklıyorum. İlerliyoruz, bu görkemli doğa olayını daha iyi yaşamak için şelaleye 200 metre yakınlıktan paralel olarak yürüyoruz. İlerledikçe gökten boşalan su durup durup rüzgarın da etkisiyle hızlanıyor. O kısa aralıklarda bir iki kare fotoğraf çekmeye çalışıyorum, ardından inanılmaz bir yağmur kütlesi üzerimizden gelip geçiyor.

Yağmurdan ve heyecandan nefesimin kesildiğini hissediyorum. Buna rağmen bir hayli ilerliyor yağmurun etkisini biraz atlatıyoruz. Bu kez sol tarafımızda, 1 km kadar uzaklıkta, Zambiya’yı Zimbabwe’ye bağlayan ünlü köprü gözüküyor. 1.7 km genişliğindeki koca Zambazi Nehri, şelaleden döküldükten sonra, 100 m. genişliğindeki dar bir vadi içinden geçiyor. Coşku ve derinlik inanılmaz boyutlara ulaşıyor bu noktada. İşte Viktorya Falls Köprüsü bu derin boğaz üzerinde kurulmuş. Manzara inanılmaz, bu köprüden o anda dumanları tüten bir tren geçiyor ve fotoğraflıyorum. Ertesi gün de bu köprüden yürüyerek Zimbabwe’ye geçmeye karar veriyoruz.

Şelalenin başına dönmek için, gökyüzüne bulut olarak yükselip geriye su olarak dökülen alandan tekrar geçiyoruz. Şelalenin sesi gök gürültüsünü aratmıyor, yine sırılsıklamız. 2 kat yağmurluğa rağmen büyük oranda ıslanmaktan kurtulamıyoruz. Bu arada bulutlarla yağmur kümelerinin arasında oluşan gök kuşağı bizleri renkler içinde bir masal yolculuğunun tam ortasına bırakıyor.

Son derece etkilenmiş olarak ve sırılsıklam bir şekilde otelimize dönüyoruz. Pantolon ve ayakkabılarımız sular içinde. Yağmurluğun makinelerimi koruduğu göğüs bölgemin dışında iyice ıslanmışım. Üstümüzü değişip ormanlar arasında ve Zambezi Nehri kenarındaki otelimize dönüyoruz. Yanıma yedek pantolon ve ayakkabı almamışım. Onları kurutmak saatlerimi alıyor.

(Devam Edecek)