Bu yazımızı okurken, özel müziğini de dinlemenizi tavsiye ederiz…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Enver ŞENGÜL

Enver ŞENGÜL

Ertesi güne üç önemli şey planlıyoruz. Viktorya Falls Köprüsü’nü yürüyerek Zimbabwe’ye geçmek. Kiralık helikopterlerden birine binip şelaleyi havadan görmek ve fotoğraflamak, akşam saatlerinde de şelalenin başına oturup gün batımında şarabımızı yudumlamak.

Şelale zaten Zambiya- sınırında. Son derece hareketli bir sınır burası. Aracımızı Zambiya gümrüğüne bırakıp yürüyoruz. Kimse ses seda çıkarmadığı için elimizi kolumuzu sallayarak sınırdan çıkıyoruz. Köprü tampon bölgede. Üzerinden yürüyor gürüldeyen bulutun dehşetli görüntüsünü bu kez tam karşıdan izliyoruz.

Köprü, 1904 yılında Afrika’da çıkarılan başta bakır olmak üzere yeraltı kaynaklarının İngiltere’ye rahat taşınması için kurulan demiryolunun en kritik noktasındaki 128 m. yüksekliğindeki kayalar üzerine yapılmış. Yaya, araç ve demiryolu trafiğine uygun şekilde yapılan bu çelik köprünün uzunluğu ise tam 198 metre.

Köprü, Cecil John Rhodes tarafından tasarlanmış, köprü bitmeden öldüğü için de tasarladığı bu eseri görmek ona nasip olmamış. Çelik blokların tamamı İngiltere’de dökülüp gemilerle ve daha sonra trenlerle binlerce km. uzaklığındaki bu noktaya taşınmış ve perçinlerle yerine monte edilmiş. Bu montajın bu dar ve yüksek noktaya nasıl yapıldığına hayret etmemek mümkün değil. Nisan ayında olduğumuz için esen rüzgar şelalenin dumanlaşan suyunu yağmura dönüştürüp köprüye savuruyor. Bu mevsimde bu noktada çalışmak mümkün değil. Yapımı 1 yıl süren köprünün montajı ağırlıklı olarak suyun debisinin azaldığı dönemlerde yapılmış. Köprü başına köprü ile ilgili bir müze kurulmuş ve köprünün yapılış hikayesi de burada anlatılıyor.

Köprü, maceraperestlerin jumping atlayışlarına sahne oluyor ve dünyanın her tarafından adrenalin tutkunlarını kendisine çekiyor.

Köprüyü yürüyerek karşıya geçiyoruz. Gümrüğüne varıncaya kadar yine şelaleden yükselen bulutların bıraktığı yağmurla ıslanıyoruz.

Sınır kapısından da yine elimizi kolumuzu sallayarak içeri giriyoruz. Sanki bir oyunun içindeyiz. Her şey çok etkileyici ve eğlenceli geliyor. Ben, bir üniversite rektörü ve bir diplomat hiç bir şey sormadan etmeden bir ülkeyi terk edip garip bir rahatlık içinde başka ülkeye giriyoruz. Kimse bize niye çıktığımızı ya da girdiğimizi sormuyor.

Zimbabwe’nin büyükçe bir kasabası Viktorya Şelalesi’nin diğer yakasında. Burası da çok turistik bir yer ve milli park alanı içinde. Her taraf turist kaynıyor. Bu ülkeden şelaleyi görmek isteyenler ismini şelaleden alan bu kasabaya akın ediyor. Biraz gezip, hediyelik bir iki parça eşya alıp dönmeye karar veriyoruz.

Dönüşümüz girişimiz kadar kolay olmuyor ve gümrük görevlileri bu kez biz üç kafadarı fark ediyor. Nereye gittiğimizi sorunca durumu anlatıyoruz. Ülkeye izinsiz girdiğimiz için bir anda suçlu duruma düşüyoruz ve pasaportlarımıza el konuluyor. Eyvah! dünyanın bu ücra noktasında bir krizle karşı karşıyayız.

Allahtan genç diplomatımız Kutluhan Çelik çok becerikli ve ağzı laf yapıyor. Etkili ve biraz da tehditvari konuşmaları işe yarıyor ve diplomatik bir krize yol açmamak için yarım saat kadar sonra pasaportlarımızı geri vermek zorunda kalıyorlar. Bu ülkeden çıkıp, köprüyü tekrar geçip, Zambiya’ya bu kez pasaport göstererek giriş yapıyoruz. Çıkmadığımız bir ülkeye nasıl olur da tekrar giriş yaptığımızı da kimse fark etmiyor.

Asıl heyecanlı olayı yaşamak üzereyiz ve Gürleyen Duman’ı havadan izlemek ve fotoğraflamak için helikopter pistine geldik. 15 dakikalık tur için 80’er doları hiç düşünmeden gözden çıkarıyoruz. Çünkü ancak havadan şelalenin tüm görüntüsünü görebilecek ve büyüklüğünü algılayabilecektik.

Fotoğraf çekiyorum diye ben pilotun yanına oturuyorum, makinem ve objektiflerim hazır ve hızla yükselmeye başlıyoruz. İşte o zaman görüntünün muhteşemliği karşısında büyülenip kalıyoruz.

Helikopterimiz gürleyen dumanların arasında bir kaç kez dolanıyor, değişik açılardan şelale ile ilgili bize adeta görsel bir şölen sunuyor.

Büyüklük açısından ABD’deki Niyagara Şelalelerinden daha geniş olan Viktorya Şelalesi, dünyada sadece Güney Amerika’nın İguaçu Şelalesi ile kıyaslanabiliyor. İguaçu 270’den fazla şelaleye bölünüp akarken, Viktorya dünyadaki en büyük tek su yatağından dökülerek çok daha etkili bir görüntü oluşturuyor.

İşte bu etkili manzarayı havadan seyrederken ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum. Neredeyim ben? Nasıl olabilir böyle bir manzara? Her şey kuşbakışı ayaklarımın altında. O savurduğu yağmur taneciklerinden yanına yaklaşamadığımız dev şelaleye şimdi havadan istediğimiz gibi bakıyoruz. 1700 metre genişliğinde usul usul akan Zambezi Nehri, aniden büyük bir kırılmayla oluşan uçurumun içine dökülüyor. O muhteşem dökülüşle tek bütün ve dar bir vadinin içine toplanan nehir hırçınlaşıp coşarak kıvrımlarla yoluna devam ediyor.

O dökülme anı doğanın en muhteşem olaylarından birini sunuyor bizlere… Mavimsi su, döküldüğü an beyaz bir köpüğe ve buluta dönüşüyor. Beyaz bulutlar içinde oluşan gök kuşağı o yüksekteki bizlere selamlarını yolluyor.

Bol fotoğraf ve video çekip bu anları ölümsüzleştiriyorum.

Ve bu helikopter turu hayatımın en güzel deneyimlerinden biri oluyor…

Ayaklarımız yere bastığında sarhoş gibiyiz. Kimiz biz? Nerdeyiz? Az önce yaşadıklarımız gerçek miydi?

O sarhoşluk kaybolmadan şarabımızı alıp tekrar şelalenin o en etkili ve en coşkuyla akan noktasının kenarındayız. Kulakları sağır edici bir gürültü, coşkuyla dökülen sular ve gökyüzüne yükselen dumanlarla baş başayız. Dünyanın en görkemli manzaralarından birinin kenarında şarabımızı yudumluyor ve bu tatlı sarhoşluk hiç bitmesin istiyoruz.

Ertesi sabah dönüş yolculuğumuz başladığında kilometrelerce uzaktan gürleyen dumanın gökyüzüne yükselmesine dönüp dönüp bakıyorum.

“Mosi-Oa-Tunya” diye mırıldanıyorum, kalbini o noktaya bırakıp giden biri olarak…

Mosi-Oa-Tunya….

Bu ad sana ne kadar da çok yakışıyor…