Bu yazımızı okurken, özel müziğini de dinlemenizi tavsiye ederiz.  

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

İsmail Ragıp GEÇMEN

İsmail Ragıp GEÇMEN

06.03.2006, Pazartesi, İstanbul-Doha-Bombay, 1.Gün.

Belimdeki ağrı, sürekli fikir değiştirmeme neden olsa da işte havaalanındayım. Rehberimiz Sevgili Zafer ve 6 kişilik ekibimizin diğer üyeleri gelmiş. Üstümde Hindistan’a kadar gidip de bu bel ağrısı yüzünden oralarda rezil olma korkusu. Ama artık cayamam, paralar verilmiş, biletler alınmış. Bu fırsat bir daha gelir mi? Ölsem de gideceğim.

Katar Havayolları bir acayip. Uçağın kalkış saati 14.00 ama hayır 16.00’da kalkacak diyor kontuardaki kızlar. Aradan biraz geçince bu kez 1,5 saat daha rötar olduğu bildiriliyor. Haydaaa… Nasıl geçer bu kadar zaman? Biraz free shop’larda zaman öldürüyoruz. D&R’dan son ayların flaş kitabı Robin Sharma’nın “Ferrarisini Satan Bilge” kitabını alıp okumaya başlıyorum. Eh, Hindistan yoluna da böyle bir kitap yakışır zaten.

Nihayet, saat 17.30’da uçağa almaya başlıyorlar. Saat 18.00’de havadayız. Çok bekledik ve sıkıntılı başladı ama eğlenceli bir yolculuk. Servis iyi, hostes kızlar her milletten ve oldukça güzel, uçak rahat. İtalyan şarabı da var, hem de oldukça kaliteli:-)
Başkent Doha ışıl ışıl. Dümdüz bir ovada kurulmuş bir şehir, her yerde rengârenk ışıklar. 800 bin kişilik bir nüfus. Bir şehir devleti sayılabilir zaten Katar, Doha’dan başka görülecek bir yer yok. Doha’dan bindiğimiz uçak bizi Bombay’a götürecek. Neyse ki uçak serin, klimalar deli gibi çalışıyor. Belimse iğrenç ağrıyor. Sırtıma dayanak olsun diye yastık istiyorum, bu biraz daha rahatlatıyor. Uçaktan inerken bunu ödünç (!) almayı planlıyorum, uzun Hindistan yollarında oldukça işime yarayacak. Sanırım anlamazlar, ha bir eksik ha bir fazla değil mi ama? 🙂 .

Uçakta ilk kez Hintlilerle karşılaşıyoruz. Rengârenk sarileriyle kadınlar ve türbanlarıyla Sihler oldukça garip ama hoş. Sersem gibiyim, yarı uyanık yarı uykulu bir yolculuk. Öndeki şişman Hintli kadın da aksi gibi koltuğunu yatırdı en arkaya kadar, hareket etmek olanaksız. Zaten belim de rahat vermiyor ki bir türlü. Ne halt etmeye geldim ki bu kadar uzaklara bu halimle? Çok kötü olursam, ağrılar dayanılmaz olursa diye yanıma ağrı kesici Voltaren iğnelerden aldım ama nerden bulacağım da kime yaptıracağım? Lanet bir durum. Basıyorum küfrü. Ama biliyorum ki aşağısı Hint Okyanusu. Bu düşünce gülümsetiyor her şeye rağmen. Keşke gündüz olaydı bu yolculuk.

Tam artık dalacağım ki, birden aşağıda ışıklar başlıyor ve giderek yoğunlaşıyor. Ne olduklarını anlamaya çalışıyorum önce. Gemiler ! Ne kadar da çoklar, ne kadar da çok gemi var! Gözlerimi açıyorum bin bir zorlukla. Uyunacak zaman değil. Ve işte uzaklarda Bombay’ın şehir ışıkları ! Ne kadar da büyük bir şehir bu? (18 milyonmuş). Sonunda yere değiyor uçağın tekerleri. Türkiye’yle arada 3,5 saatlik bir zaman farkı var. Saatim Türkiye için gecenin 2,5’uğunu gösteriyor ama Bombay’da hava aydınlanıyor. Geldik işte ! Namaste ji Hindustan! (Selam canım Hindistan!).

Uçaktan inip terminale gitmek için havaalanı otobüsüne biniyoruz. Şehrin büyüklüğü gibi bu da git git bitmiyor. Her şey devasa boyutlarda bu ülkede, kocaman bir havaalanı. Sonunda Terminal binası. Uzunca bir koridorda yürüyoruz bu kez. Sıcak yüzümüzü yakıyor, üstelik daha hava bile tam aydınlanmadı, gecenin kör karanlığı, gündüz nasıl olur ki bu, gece böyleyse? Daha Terminal binasında gösteriyor yüzünü Hindistan. Yoksulluk ve sefalet.. Yatak şeklindeki uzun koltuklarda yatan yüzlerce insan. Klima yerine her yerde görülen çok sayıda dev vantilatörler. Yine de yetersiz elbette. Yapış yapış bir sıcak. Boğucu! Ne halt etmeye geldim ki?

Çıkışa doğru deklarasyon isteniyor. Kaç paramız var, nerde kaç gün kalacağız filan. Sabahın şu saatinde bu yorgunlukla hiç çekilmiyor. Bi dolu soru. Gümrük polisine teslim ediyoruz deklarasyonu, kalacağımız yeri soruyor. Bilmiyoruz ki nerde kalacağımızı? Üstelik bir de dediklerini anlasam adamın, İngilizcem şahane değildir ama Hintlilerin konuştuğu İngilizceyi anlamak için 2 -3 tekrar yaptırmak gerekiyor. Nasıl konuştuklarını anlamanız için ağzınıza bir peçete atın, çiğnerken de İngilizce konuşmaya çalışın, işte öyle. Allah’tan çok üstünde durmuyor. Ama vizeleri dikkatle ve uzun uzun kontrol ediyor. Dünyanın her yerinde Türk olmak zor.

Sonunda basıyor amcam tüm suratsızlığıyla suratımıza yumruk atar gibi mührü, çıkıyoruz gümrükten sonunda, ya Allah bismillah! 🙂 . Arkasında bir polis daha var, yine kontrol. Kağıtlar, vizeler, her bir şeyimiz cillop gibi tamam abi, bırak bizi gidelim. Bırakıyor. Çıkış öncesi change ofislerin birinden 100’er dolar bozduruyoruz. 1 dolar 42 rupi. Dışarıda 44’e bozuyorlar. Şehirde 46’ya. Sonra sonra 49’a bozanlara da rastlıyoruz. Yani siz siz olun kendinizi daha sonra salak gibi hissetmemek için acele etmeyin. Kapıdan çıkmadan bir polis kontrolü daha, e sıktınız tamam ama canım kardeşimmm ?

Nihayet bina dışındayız. Aman o ne, içeride hemen her köşedeki vantilatörler meğerse ne nimetmiş, serinletiyormuş havayı, dışarı çıkar çıkmaz yapışıyor t-sirt’ üm üstüme. Ama sıcak değil asıl çarpan, İnsan, gürültü, insan, sinekler, motorlu rikşalar, insan, bizim hacı muratların biraz daha çekmişi taksilerin hiç susmayan kornaları, insan, insan… Ya rab, aklımı koru, nereye geldim ben?

 

Her şey farklı dedim ya, laf değil, hakikaten farklı. Bir kere yollar soldan değil, İngiliz usulü sağdan. Bu zaten yeterince şaşırtıcı. Bunun üstüne bindiğimiz taksinin 1950’lerlerden kalma olduğunu düşünün (hepsi birbirinin aynı bu taksilerin, renkleri, modelleri, her şeyi). Hani biz de yanlarda aynalar olur ya, dikiz aynasının dışında aynaları yok bu araçların, aslında o bile gereksiz çünkü hiç kullanmıyorlar. Zaten tampon tampona yolculuk derler ya, hah işte o Hindistan ‘da hakiki anlamını buluyor. Bir kere binlerce araç, dip dibe, yan yana, kıç kıça. Hemen her araçta “Horn, ok please” (Korna, evet lütfen) yazısı var ve buna Tanrı Şiva’nın sözü gibi harfiyen uyuyorlar 🙂 .

Araçları hep tek elle kullanıyorlar, çünkü diğer elleri sürekli kornada. Buna rağmen, fırsat buldukları anda mümkün olan en büyük hızı yapıyorlar. Tamam, biraz iri olabilirim ama ilk kez bir araçta başımla aracın tavanı arasında mesafe sıfır. O kadar ufak ki bu taksiler, başım tavana değmesin diye eğmek zorunda kalıyorum.

Etrafı izliyoruz büyük bir sessizlik ve şaşkınlıkla. Anlatması zor gerçekten. Yol üstündeki manzaralar bir felaket. Kartonların üstünde, hatta onu bile bulamamış olanları var, düz yerde yatanlar, naylonlarla kapatılmaya çalışılmış, üstü gökyüzü manzaralı yan yana yüzlerce aileyi komşu yapan aynı türden mahalleler, çocuklar, yaşlılar, insanlar, insanlar.. Kimisi bir naylon uydurup çekmiş üstüne, çoğunda o da yok. Bir nehir kenarından geçerken burnumuzun direği kırılıyor. Kanalizasyon akıyor nehir yerine. Onca yoksulluğa rağmen, ne garip, sadece altlarında bir don, dişlerini fırçalayan insanları görüyoruz her yerde. Çelişkiler ülkesi diye boşuna dememişler buraya.

 

Sonunda yabancı turistlerin rağbet ettiği bir “guest house” olan otelimize geliyoruz. Merkezi bir yerde. Yol boyu hiçbirimizin ağzını bıçak açmıyor. Yorgunluk, uykusuzluk, bunaltıcı sıcak…Bütün bir şehre sinmiş, midemi geren, acıtan, bulandıran bir koku, yol boyu kamyon çarpmışa benzeten sefalet görüntüleri, insan, araç, hayvan kalabalığı… Ne menem bir yere geldik biz? Acaba yarın geri dönüş için bir uçak bulabilir miyim ? Bir gün daha kalamam burada. Nasıl olacak yarın? Nasıl duracağım ben yarına kadar?

Guest House’un resepsiyonunda canından bezmiş bir Hindu karşılıyor bizi. Yer yokmuş. Ama çıkanlar olacakmış, beklememizi söylüyor. Ne kadar? Belli olmazmış. Burası Hindistan, zaman daha ağır işler burada, evet okumuştum Türkiye’deyken bunu. Türkiye… Ne kadar da uzak şimdi, ne kadar da başka Hindistan’la.

Beklemek için kafeteryaya geçiyoruz. Ben içeride duramıyorum, çok yoğun bir koku, çok ağır. Pencere kenarına gidip oturuyorum. Hiç olmazsa biraz hava geliyor buradan. Şu koku olmasa, ah olmasa, belki beklemek o kadar koymayacak. Sadece buraya değil, bütün sokağa, bütün Bombay’a, bütün ülkeye sinmiş bu koku. Bunu tuvaletlere gidince daha iyi anlıyorsun, pek temizlik düşkünü olmayan benim bile midem bulanıyor. Uykusuzluk , yorgunluk ve şaşkınlıktan şoke olmuşuz, hiç kimsenin ağzını bıçak açmıyor.

Zafer çay getiriyor. Çay dediysem, bildiğimiz çay değil. Onun için “black tea” diyerek istemek gerek ve her yerde de bulunmuyor. Bizim gibi çay (çai) diyorlar ama “Çay” deyince anladıkları İngiliz tarzı, içinde siyah çay ve zencefil gibi aromalı otlar olan, şeker ve sütle karışık servis edilen sıcak sütlü çay.

Nihayet epey bir zaman sonra büyük bir odanın boşaldığını haber veriyorlar. Tek istediğim uzanabileceğim bir yatak, başka bir şey istemiyorum. Masaların üstünde sızan bizler için, odanın 8 kişilik ve yan yana dizilmiş yataklardan oluşması, çarşaf, kılıf, yastık gibi gereksiz ayrıntıların olmaması hiç önemli değil. Yatacak bir yer olsun yeter ki! Üstelik bu odanın kendine ait bir tuvaleti bile var! Hemen kabul ediyoruz. İngiltere’den vize almak için ta Haydarabad’dan gelmiş olan 3 Hintli gencin başında bekliyoruz bir an önce boşaltsınlar diye. Dişlerini fırçalıyorlar sırayla uzun uzun. Yattıkları yerin nasıl bir yer olduğu, temiz olup olmaması önemli değil, ama dişler illa ki fırçalanacak 🙂 .

Yataklar çarşafsız ama neyse ki uyku tulumumu almışım yanıma. Açıp uzanıyorum üstüme. Belim çok ağrıyor.

Ne kadar uzun bir gündü bu. Yorgunluk, şaşkınlık, sersemlik ve
acıdan bir süre uyuyamıyorum.

Bombay yeni bir güne uyanıyor. Ben, uykuya dalıyorum…

07.03.2006, Salı, Bombay, 2.Gün

Birkaç saatlik ölüm derinliğindeki uykudan sonra Zafer kaldırıyor bizi. Bin bir küfürle zorla kalkıyorum. Yolumuz uzun, görülecek yer çok, zaman az. Bombay açıklarındaki Fil Adası’na gideceğiz. Tekneyle 1 saat çekiyor, acele etmeliyiz. Tekneye bineceğimiz yer olan limanda İngiltere Kralı 5. George’un Hindistan’ı ziyareti anısına geçtiğimiz yüzyılın başlarında yapılmış muhteşem bir kapı bulunuyor. (5.George’du değil mi? Kraliçe Elizabeth miydi yoksa? Yok canım, George’du işte.. )
“Elephant Island”, Yaratıcı Tanrı Brahma adına çok eski devirlerde yapılmış dev kaya anıtlarını barındırıyor. Bir adada olduğu ve bilinmediği için İngiliz ve Portekiz sömürge dönemlerinde diğer tarihi eserler gibi tahrip edil(e)memiş. Adaya çıkışta komik bir lunapark trenine biniyoruz. Eğlenceli insanlar şu Hintliler, çünkü bütün yolculuk 50 metre bile sürmüyor 🙂 . Her taraf maymun dolu ve maymunlar insanları kolluyor. Tabelalardaki uyarılar, “sakın ola ki yiyecek bir şey olmasın elinizde” şeklinde, kimi maymunlar yiyecek almak için saldırıyorlarmış. Gerçekten de bir turiste saldırıyorlar gözümüzün önünde. Belki tanımadığımız için bize hep sevimli gelen maymunlar aslında oldukça korkutucu hayvanlar olabiliyormuş.

Dağdaki kayaları oyup devasa Tanrı heykelleri dikmişler. Etkileyici.

Akşam yemeğini hostelde yiyoruz. Menü zengin. Patatesi ikiye bölüp kaynatmışlar kumpir gibi. Yalnız patates tatlı. Şeker döktüklerini sanmayın(ben öyle sandım), cinsi öyleymiş, tatlı patates! Ve bezelye haşlamasını yanında bolca neolduğunuallahbilir sos ile tabağa boca etmişler. Böyle bir yemek işte. Ha çorba da var. Ne çorbası olduğu tarafımızdan anlaşılamadı ama tadı güzel 🙂 . Yemeğin yanında sütlü çay da ikram ediliyor. Soğuk ve tatsız. İçemiyoruz. Televizyonda haberler var. Varanasi’de merkez tren istasyonunda bombalar patlamış, 8’den fazla ölü var. Keşmir eyaletinin Pakistan’a bağlanmasını isteyen ayrılıkçı İslamcı teröristler sık sık bu tür eylemler yapıyor. Varanasi, planlarımızda gidilecek yerler arasında en başta geliyor. Tedirgin oluyoruz elbette, aramızda konuşuyoruz, kaçmaya, saklanmaya mı geldik ulan, gitmek en iyisi, hem artık orası yoğun güvenlik önlemleri nedeniyle her yerden çok daha güvenli olacak fikr-i sabitindeyim. Gitmeye karar veriyoruz.

Yemekten sonra dışarı çıkıp Bombay’ın akşam kalabalığına karışıyoruz. Hava yine sıcak ama dayanılmaz boyutlarda değil. Sanki biraz daha serinlemiş. Her yanımız sürekli bir dilenci ordusuyla çevrili. Bir güruh halinde gidiyoruz nereye gidiliyorsa. Çok sıkıntı veren bir şey bu. Devamlı el açan ihtiyarlar, adamlar, kadınlar, kucağında çocuklu çocuklar…Dükkanlara girip çıkıyoruz, turist olduğumuz için fiyatlar şişirilerek söyleniyor genellikle, buna rağmen her şey oldukça ucuz. Ekipteki bayanlar, Türk kadınına yakışır şekilde(!), fiyatların da etkisiyle ilk geceden alışverişe başlıyorlar. Aman etmeyin eylemeyin, “bunların taşınması var, 1 ay boyunca çok fırsatınız olacak” diyorsak da durduramıyoruz.

Bizim pazarlara benzer ama sürekli bir pazar kurulu her yerde. Ortalık çöp yığınlarıyla kaplı; çöpleri karıştıran inek, köpek ve keçileri bizden başka kimse garipsemiyor. Gecenin ilerlemiş saati olmasına rağmen, kalabalıkta bir azalma yok, herkes dışarıda sanki. Zaten herhangi bir yer bulan olduğu yerde kıvrılıveriyor. Bu gökyüzü aynı gökyüzü mü? Aynı dünyayı mı paylaşıyoruz bu insanlarla biz?

Önce yolumuzu kaybediyoruz, sonra sahile çıkıp denize yakın olan misafir evimizi buluyoruz. Hintli pek yok, genellikle İsrail, Fransız, Japon ve İspanyol. Ama Birleşmiş Milletler gibi, Kanadalısından İsveçlisine, Yeni Zelandalısından İtalyanına kadar her ülkeden insan var burada. Genellikle 20-40 yaş arası. Bizim geniş odamızın hemen karşısında 3-4 tane Kanadalı genç kız kalıyor. Hep gülümsüyorlar, bu da pozitif enerji veriyor etrafa. Ama ne kadar rahat kızlar yahu, koridorda, üstlerinde hiç bir şey, altlarında sadece iç çamaşırı, yıkadıkları çamaşırları asıyorlar 🙂 . Tövbe estağfurullah! 🙂 . Gülümsüyorlar, sırıtıyorum.

Bombay’ın gürültüsü hiç azalmadan devam ediyor.

Yarın yine yoğun bir gün olacak.

 

08.03.2006, Çarşamba, Bombay, 3.Gün.
Nasıl anlatmalı ki? Sabah 08.30’da uyanınca 09.15’e kadar olan kahvaltıyı kaçırdık. Neyse ki daha yeni kaldırmışlar, yine de biraz uğraşınca kahvaltımızı veriyorlar.

Kahvaltı sonrası Terence bekliyor bizi. Terence, Zafer’in daha önceki gelişinde tanıştığı biri. Kızılderililere benziyor daha çok(çok Kızılderili tanırım da sanki), kısa sayılabilecek boyda, upuzun saçlı, oldukça zayıf, ağzı kulaklarında gülen, koyu esmer, bembeyaz ve bakımlı dişleri olan, güleç yüzlü ama biraz üçkağıtçı görünüşlü Bombay’lı bir Hintli. Yani sevimli bir hergele.

Bir tür yerel rehber Terence. Gezilecek yerleri gezdiriyor, biletli girilen yerlerde biletleri turistik değil yerli fiyatından alıyor, nispeten temiz lokantaları seçiyor ve her yerde bizim yerimize pazarlık yapıyor. Kısacası faydalı biri. Ne kadar sizinle olacağına siz karar veriyorsunuz, işi gücü yok. Karın tokluğuna geliyor, ama sonunda para verirseniz hayır demiyor elbette 🙂 . Karın tokluğuna dediysem, zihninizde sakın ha acıma uyanmasın, Terence, görünüşünün aksine bir at gibi yiyor, üstelik en pahalısından. Hiç durmadan ve yorulmadan, en az 3 kişilik hem de, aman dikkat 🙂 .

Söylediğine inanmak gerekirse İrlanda’lı bir dedenin 5. kuşaktan torunu oluyormuş. Ama nasıl oluyorsa diğer Hintlilerden daha esmer 🙂 . Dünyanın hemen her yerinde karşılaşabileceğiniz türden bir adam o, olduğunu değil olmak istediğini söyleyen, sonradan buna kendi de inanan. Neyse, eğlenceli bir tip. Dün de Fil Adası’nda eşlik etmişti bize. Kahvaltı sonrası buluştuk Terence’le, bu kez yanında genç bir Amerikalı da var. O da bugün bize katılacak, Terence çift kat kazanacak:-) .

Yürüyerek önce Merkez Tren İstasyonuna gidip dün yanlış alınan biletleri değiştiriyoruz. Sonra yerel bir banliyö trenine binip Bombay’ın uzak bir mahallesine gidiyoruz. Her eve çamaşır makinesi almak yerine daha ekonomik bir yol bulmuş Hintliler. ‘Dobigat’ denilen bu bölge, şaşkınlık verici boyutlarda bir çamaşır yıkama bölgesi. Binlerce kişi, her gün Bombay’dan toplanan yüz binlerce parça çamaşırı bölgenin ortasından geçen nehirde yıkıyor, asıyor ve kurutuyor. Binlerce insan, karınca gibi çalışıyor, yüz binlerce rengarenk asılı çamaşırın ortasında. Çok ilginç bir yer. Neymiş, gelirseniz Bombay’a, ‘Dobigat’ görülmeliymiş.

Hava cehennem gibi sıcak. Elimdeki su şişesini başımdan aşağı boca ediyorum. Anında buharlaşıyor, kuruyorum. Terence, 43 derece olacakmış bugün diyor! Ne garip, biz gelirken Türkiye’de kar yağıyordu .

İnançlı Müslümanlar için oldukça önem taşıyan Hacı Ali Türbesine gideceğiz. Yolda 6’şar şeritli yolun kenarında yaşayanları görüyoruz yol boyu. Karısı bulaşık yıkarken, bir adam, koca bulvarın ortasında, üstünde üzerine yapışan bir don, evinin banyosundaki rahatlıkla banyo yapıyor. Aslında şaşmamalı, zaten adamın evi orası. Az ilerde bir kadın, tencerede yemek yapıyor. Sokak arası filan değil, basbayağı Konak meydanı gibi bir meydan burası !

Hacı Ali, Hintli bir Müslüman, inanışa göre Mekke’ye hacca gitmiş ve orda ölmüş. Günler sonra cesedi denizden evine dönmüş. Hacı Ali’yi buldukları yerde de Türbesini yapmışlar. Deniz kenarında çok güzel bir yer. Yol boyu bu kez Müslüman dilenciler. Onlarca, yüzlerce..

Bu sırada çok ilginç bir şeye rastlıyorum, şaka değil, türbedeki cami minaresinin tepesinde al-yıldızlı bayrağımız dalgalanıyor! Türk bayrağını ülkemden 10 bin kilometre ilerde görmek şaşırtıcı gerçekten. Terence’e soruyorum, bilmiyor ama tahminim, buralarda ay-yıldız demek Müslümanlıkla eş anlamlı. Pakistan ve Tunus bayrakları da al-yıldızlı değil mi? Halifelik-İslam ve Türk aynı anlama geliyordu bir zamanlar Asya toplumları için. Türkiye deyince aslında hiçbir şey bilmiyorlar, Afrika’da olduğumuzu düşünene bile rastladım.

Bel ağrım yok oldu diye sevinirken tam, bacak aram yanmaya başlıyor, adım attıkça daha çok acıyor, galiba pişik olmuşum, eyvah! Daha yolun henüz çok başındayız, nasıl dolaşırım ki bu halde ben? Türbe tuvaletinde peçete koyuyorum sürtünen bacak arama, teması kesmek için. Orda bir şeyle gezmek çok rahatsız edici, kadınların işi ne kadar zormuş yahu ? 🙂 .

Biraz ilerdeki bir Hindu Tapınağına gideceğiz. Türbeden dönüş yolunda bir eczaneden çocukların pişik pudrasından satın alıyorum, ekip dalgasını geçiyor. Gerçekten çok acı veriyor sürtünmesi bacaklarımın, ‘bileydim molped alırdım gelirken, delikanlıyız ya’ diyorum, herkes gülmekten katılıyor. Terence için İngilizce’ ye çeviriyor biri, o daha çok gülüyor nedense.

Yolda bir esnaf lokantasına giriyoruz. Giriyoruz, ama biraz uğraşmamız gerekiyor bunu için, bir kere zaten dışarısı cehennem sıcağı, içerisi daha beter, ikincisi içerisi çok kalabalık ve sonuncusu üstelik bu en kötüsü, öyle bir koku var ki, dayanmak ne mümkün? Ama ‘Masala Dosa’ yiyeceğim, denemeden olmaz.

Masala Dosa, bir tür krep. Yanan bir ocak. Üstünde sac. Sacın üstüne krep hamuru dökülüyor. Üstüne domatesinden biberine, patatesinden yumurtasına envai çeşit malzeme boca ediliyor ve bir tür tokmakla ezilip karıştırılıyor. Beş dakkada beşiktaş tarzı pişen krep, bizim dürüme benzer bir şekilde sarılıp bir tabak içinde sosuyla beraber masaya geliyor. Ama bütün Hint yemeklerinde olduğu gibi o kadar acı ki, yemekten bir tat almak olanaksız. Ama acıdan mı yoksa gerçekten müthiş lezzetli ondan mı bilmem, yediriyor gene de.
Yürüyoruz Tapınağa doğru. Tapınak, Maymun Tanrısına adanmış. Bu aynı zamanda Para Tanrısı da. Ne güzel değil mi, Para Tanrısına inanıyorlar. Dualarında ne istiyorlar acaba?:-) . Tapınak’a girişte yoğun güvenlik önlemleri var, geçtiğimiz gün Varanasi’de patlayan bombalar yüzünden olmalı. Bütün Hindu Tapınak girişlerinde çanlar asılı, her gelen çanı bir kez çalıp içeriye öyle giriyor, biz de öyle yapıyoruz. Çıkan ses çok ahenkli. İçerde Rahiplere tabak içinde çiçek, Hindistan cevizi ve çeşitli yiyecekler veriliyor, onlar da alıp Tanrı Heykelciklerinin yanına koyuyor. Ama bazen de oradan alıp insanlara veriyor, neden? anlamak zor. Tapınağın dışındaki arka duvarı ise boy boy yapışmış bozuk paralarla dolu, bu duvara bozuk paraları bir süre bastırarak tutuyorsun, eğer düşmezse dileğin yerine geliyormuş, düşerse alttaki kutular aracılığıyla Para Tanrısına gidiyor. Ama Tanrı Parayı seviyor olmalı, paraların pek azı 1 dakikadan uzun dayanıyor duvarda 🙂 .

Tapınaktan çıkışta, Terence’in ısrarı üzerine ağaçların budanıp çeşitli hayvan şekillerine benzetildiği büyükçe bir parka gidiyoruz. ‘Gelmesek de olurmuş’ bir yer ama park çıkışında bir maymun oynatıcısıyla karşılaşmamız güzel. Adam önce maymuna değişik danslar yaptırdıktan sonra işaret edip yanına çağırıyor bizleri, sanırım ekibin en cesuru, burada aynı anlama gelmek üzere en salağı benim ki, sadece ben dinliyorum adamı. Maymun oynatıcısı, koca maymunu tepeme çıkarmasın mı? Maymun omuzlarıma oturup uzun tırnaklı elleriyle başımı tutuyor. Erkekliğe sürdüğüm hiçbir şey yok ama, Yusuf abi, Yusuf abi durumu had safhada söz konusu 🙂 .
Suratım çok mu değişiyor ne, adam maymunu alıyor tepemden de rahatlıyorum.

Parktaki tuvalette pudrayı bolca sürüp pedimi (!) değiştiriyorum. Bu biraz rahatlatıyor beni. Bizim İstanbul sokaklarında hıyar mevsiminde rastlanan cinsten acurları dizmiş bir tezgahta satıcı, hemen park girişinde. Acurlar hani göstermek gibi olmasın nah bu kadar! Kolum gibi terbiyesizim. Sadece acur değil, ananas, Hindistan cevizi, mango, karpuz, kavun, şeftali ve daha adını bilmediğim bir ton meyve de kaplara ince ince dilimlenmiş, satılıyor. Taze meyve, nefret edilesi güzellikteki acı Masala Dosa’dan sonra çok iyi geliyor herkese. Ananasa bayıldım, ne yalan söyleyeyim, Türkiye’de hem paraya kıyamadığım için hem de nasıl yeneceğini bilmediğimden ve sormaya da çekindiğimden bir türlü deneyememiştim şu ananası, muhteşem bir lezzetmiş! Ne çok şey kaçırıyoruz bazı şeyleri bilmemekle ?

Taksiye binip Bombay’ın merkezindeki Crawford Market denilen alışveriş bölgesine gidiyoruz. Bildiğimiz Kapalıçarşının Bombay şubesi. Farkı, papağandan köpeğe, ananastan muza her tür hayvan ve meyvenin satışının da yapılması. Hindistan cevizi yığınları çok egzantirik. Bol bol fotoğraf çekiyorum. Garip, bazı Hintliler fotoğraflarının çekilmesine çok karşı, bazıları ise kendileri istiyor çekmemi. Çarşının bir yerinde çay içelim diyor ekipten biri. Tabi çay, sütlü çay olarak anlaşılmalı. Önceleri iğrenç gelmişti bu şekerli sütle karışık çay, yavaştan alışıyor muyum ne? Dükkanın sahibi Müslüman, bütün çalışanlar da öyle tabi, hepsi upuzun entariler giyiyor ve takke takıyor.

Müslümanları ve Sihleri (Singh) ayırt etmek çok kolay Hindistan’da, uzun saçlı, türbanlılar Sih, entarili ve takkeliler Müslüman. Müslüman kadınlar ise, kimi sadece gözlerini açıkta bırakan bir çarşaf giyiyor, kimi ise sadece başını örtüyor. Ama sefalet ve pislik Müslümanlar için de geçerli, hatta benim gördüğüm kadarıyla Müslümanlar Hindulardan da sefil ve pis. Dükkan sahibi Müslüman olduğumuzu öğrenince çay parasını almıyor, Müslümanlığımız işe yarıyor.
Kamasutra pozisyonlarını gösteren resimlerin olduğu dükkan en ilgi çekici yeri buranın. Envai çeşit erotik resim, kocaman boyutlarda duvarlarda asılı. Ekipteki kızlar kıkırdayarak kaçışıyor.

Taksiyle Bombay’ın ünlü altın renkli Çovpati kumsalına gidiyoruz. Hava yavaş yavaş kararıyor. Biz ekipten nasıl olduysa hala yorulmamış 3 kişi, kumsalda yürüyüş yapıyoruz. Ellerimi Hint okyanusunda yıkıyorum. Önce uyanmıyorum, sonra birden farkına varıyorum bunun. Bu fikir beni güldürüyor. İlk kez bir okyanus görüyorum hatta dokunuyorum. Cemal Süreya ustanın dizeleri geliyor aklıma :

“Selam size büyük durumlar doruk anlar
Dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez görse de kişi
Marmara’dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği
Okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar”

Kavrar mıyım acaba? Bu yolculuk neleri değiştirecek hayatımda? Necdet Şen, Hindistan yollarında kendini aradığı ‘Nereye’ adlı kitabında, nerede ve ne olduğunu bilmediği Atman’ı arıyordu. Benim Atman’ım nerede acaba?

Hava kararana dek kumsalda uzanıyoruz. Işıklar yağıyor üstümüze onbinlerce. Balon satan dev yeşil gözlü küçük kızın fotoğraflarını çekiyorum bol bol. Ağız dolusu gülüyor. Ağız dolusu gülüyorum ben de! Esmer yüzünde aydınlanıyor beyaz parlak dişleri. O kadar da fena değil hani şu Hindistan yahu. En azından çok, pek çok farklı. Eh, bu da iyi bir şey. Kumsalda yanımıza yanaşan kimi insanlar masaj teklif ediyor. Biri gelip bir gidiyor. Nasıl masajdır bu artık bilmem 🙂 . Bu ülkede rahatsız edici şeylerden biri dilencilerin yapışkanlığıysa, diğeri satıcıların ısrarcılığı.

Bir taraftan hafiften belim ağrıyor, bir taraftan da kıçım yanıyor!. Eh az yer gezmedik bugün. Ama arka arkaya buz gibi 2 bira rahatlatıyor beni. Oldukça lezzetli Hint biraları. Her eyalette başka başka markalar farklı fiyatlarla satılıyor. Genellikle bizim şişelerin 2 katı büyüklüğünde yani oldukça doyurucu ve fiyatı da makul (90-120 rupi / 2-3 $ ). Arka masada Hintli gençler arasında minik bir kavga çıkıyor. Pek rastlanmıyor aslında buralarda kavgaya, nispeten sakinler, yaşanan tüm sefalete rağmen.

Hostelimize dönüyoruz. Soğuk suyla da olsa bir duş alıyorum. Kanadalı kızlarla vedalaşıyoruz, onlar 1 ay daha buradalarmış. Mail adresleri verilip alınıyor. Hostelden çıkış yapıp Merkez istasyona gidiyoruz. Bombay’dan ayrılıyoruz artık. Çok istediğim halde Bollywood’u göremedim. Bollywood malum, Hollywood’a atfen Hindistan’daki Film Endüstrisine verilen ad. Günde -evet yanlış duymadınız gün başına 3 filmin çekildiği bu endüstrinin kalbi de Bombay. Ne yazık ki fırsat ve zaman olmadı. Zaten 18 milyonluk bir kenti 2 günde nasıl bitirebilirsiniz ki?

Bundan sonraki durağımız Hindistan’ın daha güneydeki eyaletlerinden Goa. Goa eyaleti, ülkenin turizm cennetlerinden. Aynı zamanda 60’larda başlayan çiçek çocukları ve hippi yolculuklarının son varış noktası.

Tren hareket ettikten sonra sohbetimize viski-cola eşlik etmeye başlıyor. ‘Seni Hindistan’da ilk çarpan şey nedir’ oyunu oynuyoruz. Oyuna viski, viskiye kahkahalar karışıyor. Bir zaman sonra 2 tren polisi gelip içki içmenin yasak olduğunu söylüyor, bilmediğimizi söyleyip özür diliyoruz, ama bu bir işe yaramıyor, cezası 3 bin rupi imiş (80 dolar) . Hindistan koşullarında çok büyük para. Ödemeyeceğimizi söylüyoruz, ilk durakta indirip polis merkezine götüreceklerini söylüyorlar. Konuşmaları dinleyen 2 Hint genci araya girip bize 1000 rupi rüşvetle polislerin razı olacaklarını fısıldıyor. Çaresiz veriyoruz. Yarım kalan şişeyi de alıp gidiyorlar. Asık suratlarla ‘Sleeper Class’ yani yataklı sınıf olan yerlerimize uzanıyoruz. Uyuz oldum şu rüşvete ama yapacak bir şey yok. Yatmadan önce tuvalete giderken az önceki polisleri görüyorum. Kahkahalar eşliğinde bizden aldıkları viskimizi içiyorlar. Cola da ister misiniz ulan ! Zehir Zıkkım için be!

Saat 02.00. Uyumalıyız. Goa’yı düşünerek sakinleşiyorum. Bekle Goa, hippi cenneti, geliyorum.

 

09.03.2006, Perşembe, Goa, 4.Gün.

Sabah baş ağrısıyla uyanıyorum. Yanımızdaki kompartımanda bulunan Hintli gençler sabaha kadar şamata yapıyorlar. Tost ekmeği arası ince kaşar peynirinden oluşan kahvaltımızı yapıyoruz. Ekmek neredeyse kar beyazı, hiç bu kadar beyaz ekmek görmemiştim. Peynir, Türkiye’den getirilen nevaleden artakalan.

Pencereden, çoktan değişmiş bitki örtüsünü izliyoruz. Kokonat, Hindistan cevizi ağaçlarından oluşan sık ormanlar, yemyeşil bir örtü, ara ara çeltik tarlaları…Ormanlar arasında bembeyaz yükseliveren kiliseler çok şaşırtıcı. 1961 yılına kadar aralıksız 500 küsur yıl Portekiz sömürgesinde kalan Goa eyaleti, Hindistan’a bağlanan son eyalet olmuş. Bu kadar uzun süren sömürgeliğin etkisi de o derece kalıcı olmuş tabi. Eyalette Hıristiyanlık dini mutlak egemen.

Trende yolculuk ettiğimiz sınıfta klima çalıştığı için içerisi oldukça iyi ama dışarıdaki sıcak içeriden bile belli oluyor. 2 saatlik bir rötarla Goa eyaletinin başkenti Margao Garına giriyoruz. Zafer, dönüş için aldığımız ama Bombay’dan değiştirmeyi başaramadığımız biletleri değiştiriyor. Asıl varış noktamız Palolem sahili. Bunun için taksi-dolmuş ya da otobüs seçeneği var. Taksi-dolmuş için kooperatifin gişesine gidip paramızı yatırıyoruz. Gidilecek yerin tarifesi ve mesafesi belli. Gişenin bulunduğu barakada parayı ödüyorsunuz, size aracın plakası veriliyor, aynı zamanda araca anons yapılıyor, araç geliyor ve biniyorsunuz.
Oldukça kötü ve dar bir yoldan, yine 60’lı yıllarda son üretimi yapılmış olsa gerek bir minibüsle berbat bir yolculuktan sonra nihayet Palolem’e geliyoruz. Yolun son 5 kilometresi bir şiir gibi geçiyor, yemyeşil bitki örtüsü yoğunlaşıyor, havada kır çiçeği kokuları sarhoş edecek derecede artıyor.

Sonunda sahile çıkıyoruz. İfade etmek, anlatmak gerçekten çok zor Palolem’i, filmlerden bir sahneyi izliyoruz sanki, hani ıssız bir adaya düşer ya esas oğlanla esas kız, cennet gibidir her yer, altın sarısı upuzun bir kumsal, denize doğru eğilmiş Hindistan cevizi ağaçları, yabani kuşların, egzotik hayvanların sesleri, arkası yemyeşil ve sık bir orman, ön tarafta turkuvaz renginde uçsuz bucaksız okyanus… İnanılmaz, tarife gelmez bir güzellik… Beton yok, bu derece ünlü bir yer olmasına rağmen, insan pek az. Bütün yapılaşma, kumsalın bitip ormanın hemen başladığı alandaki bambu ağaçlarından yapılma tek göz odalı oteller. Oda dediysem brandayı bambuların üstüne ser, üstünü yapraklarla doldur, işte sana otel odası. Bu odalar, dört ahşap kazık üstünde yükseliyor, etrafı, üstü, çevresi bambu yapraklarıyla kaplı. Öyleki geceleri yaprak aralarından gökyüzünü izleyebiliyorsunuz !

Merkeze yaklaşık 100 metre olan ilk beğendiğimiz yerde (aslında hepsi aynı, sadece dükkanların yoğun olduğu merkeze yakınlık-uzaklık farkı var), yer ve fiyat soruyoruz, oda başı 200 rupiymiş. Yaklaşık 4 dolar. Dikkatinizi çekerim, bu 2 kişilik oda fiyatı ! 🙂 . Denize elini uzatsan dokunma mesafesinde, dalgalar önünüzde dans ediyor, doğanın sesleri dışında bütün duyduğunuz ses sadece kendi iç sesiniz. İnanılmaz… Dünyada bir cennet varsa, kesinlikle burası olmalı.

‘Palolem Beach Restoran’a oturuyoruz. Açlığımızı yatıştırmanın zamanıdır. Adı afilli ama bizim köy kahveleri benzeri bir yer. Siyah çay varmış, aman getir kardaşım, biz Türk’üz, 2 gün çay içmesek kamyon çarpmışa döneriz ! Büyük bardaklarda sallama çaylarımız (başka türlüsünü bulmak zaten hayal) ve peynirli tostlarımız geliyor. Manzara muhteşem, ambiyans olağan üstü ama servis acayip yavaş. Uyarmamıza rağmen 40 dakika bekliyoruz. Ama Allahları var, domates-peynirli tostumuz muhteşem olmakla kalmıyor, miktar olarak da doyurucu. Acımamış, nerdeyse bir büyük tost ekmeğini kişi başına tahvil etmişler, Türk olduğumuzu, ekmeksiz doymadığımızı anladılar mı ne? 🙂 Beklerken ikinciyi söylemiştik, bir üçüncüyü de götürüyorum çayın, tost sonrası. Oha, amma yedik be!

Yemek sonrası otelimize gidiyoruz. Odamızın altında yavru domuzcuklar özgürce geziniyor. Vakit, öğle sonrasına doğru uzanırken, dinlenmeye çekilenler çoğunlukta ama ben yüzmeye karar veriyorum. Odaya atılan eşyalar ve alelacele giyilen mayodan sonra kendimi Hint okyanusuna atıyorum. Orman yeşili bir rengi var denizin. Hatırı sayılır büyüklükte dalgalar vuruyor kıyıya, yüzmek zor, yine de vazgeçmem, okyanusta yüzeceğim! Yüzüyorum. Hayır yüzmüyorum, kucaklıyor, öpüyor, okşuyorum onu. Sıcacık, dost ve sevecen. Kulaçlarım birkaç metrelik dalgalarda kayboluyor yine de. Bolu dağı kapanmış, İstanbul yine perişan, İzmir’e bile kar yağmış bugün, şu benim yaptığıma bak. Çıkışta, sırf gıcıklık olsun diye, “ben iyiyim, biraz yoruldum sadece, az önce denizde çok yüzmüşüm de…” mesajları çekmeyi planlıyorum dostlara 🙂 .

Çıkıp, ‘big and cold please’ illa ki, bir ‘Kingfisher’ bira söylüyorum. Her yerde en çok bu markanın reklamı var madem, getir kardeşim bir kalite kontrol yapalım! Geliyor. Bizim Efes’e yakın tadı, oldukça güzel. Bir zaman sonra teker teker damlıyor ekip. Bana katılanlarla birer tane daha götürüyoruz. Hımmm, olağanüstü her şey, Tanrım, yaşamak ve keşfetmek ne güzel! Oysa daha birkaç gün önce dönmeyi (kaçmayı?) düşünen ben değil miydim?

Birkaç arkadaş hava akşamüstüne döner ve Palolem’e yavaştan karanlık çökerken sahil boyu yürüyüşe çıkıyoruz. Denizin nehirle birleştiği bir yer varmış ilerde, gayemiz onu keşfetmek bugünden. Aa, o da ne, ekibin diğer üyeleri, elinde sırığıyla bir sandalcı başlarında, sandaldan iniyorlar. “Aman kaçırmayın siz de mutlaka binip dolaşın” diyorlar, hava kararıyor be, neyi göreceğiz ki? O kadar ısrar ediyorlar ki, dayanamayıp biniyoruz. Esmer ve niyeyse çekik gözlü sandalcımızın, sırığıyla iterek ilerlediğimiz sığ nehirde, sessiz ama kutsanmış bir ayinde gibiyiz. Motor filan yok, sandalcımızın kol gücü sadece, Venedik’teyiz sanki.

Doğada tek başına, dingin ve sonsuz. Önce ilk duyulan ses sandalcının sırığının suya girip çıkarken çıkardığı ahenkli, tekdüze ses. Sonrası orman, nehir ve doğa. Kuş sesleri çeşit çeşit, başka orman hayvanları, biz yaklaştıkça kaçışıveren kim bilir hangi hayvanın suya girerken çıkardığı aceleci ses. Hafif bir rüzgar, rüzgarın, otların, ağaçların oynaşırken çıkardığı bildik tanıdık ses. Yakınlardan gelen bir puhu kuşu sesi. Ne çok ses, ne güzel ses… Müthiş bir dinginlik. Öylesine ki dinginlik ayak parmak uçlarımdan başlayıp başıma kadar yükseliyor, huzur ve doygunluk bu olmalı. Atman burası mı yoksa Necdet usta? Şu anda Türkiye, işim, evim, alışkanlıklarım, bütün o tanıdık bildik dünya ne kadar uzak! İliklerime kadar içime çekiyorum bu huzuru 🙂 .

Akşam yemeğine oturuyoruz. Çeşit çok mönüde. Hint, İtalyan ve Tayland mutfağı var. Ayrıca balık. Epeydir balıktan uzağım, balık yemeğe karar veriyorum. Shark nam, kılıç balığı yavrusu ısmarlıyorum. Yavru dediysek, 2-3 kilo çekiyor hani.
Sabah tost yediğimiz restoranda olduğu gibi, bekle Allah bekle, yemek bir türlü gelmiyor. Zafer’e bakılırsa, her şey her bir müşteri için ayrı ayrı ve tek tek hazırlanırmış bu ülkede, servis ondan gecikmekteymiş. Öyle olmalı, sütlü çay hazırlarken bile tek kişilik yani 1 bardaklık çay hazırlanıyor. Ne cins adamlar yahu? Saate bakmaktan usandığım ve söylediğim 1 şişe berbat Hint şarabının yarısına geldiğim ve umutlarımı artık kestiğim anda balığım, kiremit üstünde pişmeye devam eder halde önüme geliyor. Aradan sanırım 1 saate yakın zaman geçti, artık açlık hissetmiyorum. Kim yiyecek bu kadar balığı? O kadar çok ki. Ama tadına bakmamla hayrete düşüyorum, bu nerdeyse hayatımda yediğim en lezzetli balık! Tadına doyamıyorum. Hesap geldiğinde ise şaşkınlık içinde kalıyorum, o muhteşem balık 200, yarısını içmeden bıraktığım boktan şarap 400 rupi (10 $). Demek ki neymiş, şaraptan uzak durulacak, bira en güzeli, artık bira içilecekmiş.

Yemek sonrası uzun bir sahil yürüyüşü yapıyoruz. Sık sık, uzun sürelerle elektrik kesiliyor Palolem’de, yine kesik. İyi ki de kesik. Dolunay var ve ay ışığında sahilde yürüyüş inanılmaz mistik, egzotik ve etkileyici. Sahilde tek tük çiftler kimseye aldırmadan sere serpe sevişiyorlar. Tabi bunda içtikleri otların etkisi de olmalı. Resmi olarak yasak olmasına rağmen bütün Hindistan’da mariunalı sigaralarını gönül rahatlığıyla içen insanlara her yerde rastlamak mümkün. Ne yalan söylemeli, insan bu rahatlığa şaşırıyor. Giderek, ‘Özgürlüğün bu derecesi de fazla abi’ zaruri fikrine eriyor. Gezginlerin başucu kitabı Lonely Planet, Goa’daki bu sahilleri anlattığı bölümde “uyuşturucu serbest gibi ama dönem dönem Hint polisinin baskınları yabancı turistleri Hint hapishanelerine götürebiliyor, aman dikkat” diyor.

Bambu kulübelerimize dönüp yatıyoruz. Uzun ve uykusuz geçen tren yolculuğu ardından Goa sahilleri yormuş beni, hemen uykuya dalıyorum. Gecenin bir yarısı (tabi yine elektrik kesik) önce bambulara vuran tıkırtılarla uyanıyorum. Önce nerede olduğumu ve ne olduğunu anlayamıyorum, tıkırtılar giderek artıyor, yağmur bu, ama ne yağmur, sonra iyice hızlanıyor, 10 dakika sonra artık Muson yağmuruyla tanışmış oluyorum. Nasıl bir şey peki derseniz bir kova suyu alıp başından aşağı boca et, ama bunu sürekli yap, işte Muson 🙂 .

Biraz seyrediyorum yağmuru. Denizi. Gökyüzünü. Kendimi. Her gün yeni bir yerde uyanmak, bilmediğini keşfetmek ne güzel.

Yağmur sesine dalga sesi karışıyor. Işık yok, gök delinmiş. Ürküntüyle birlikte farklı olanı yaşama heyecanı iç içe. Tam dalacakken, ‘ulan ya şimdi tsunami olursa, ne halt ederim’ düşüncesi düşüyor aklıma. Korku, heyecan ve mutluluk bir arada, sıkıntılı bir rüyaya dalıyorum.

-Devam edecek-