Bu yazımızı okurken, özel müziğini de dinlemenizi tavsiye ederiz.  

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Hülya SAÇLI

Hülya SAÇLI

Yıllar önce okuduğum Ayşe Kulin‘in ‘Köprü’ romanına konu olan köprünün yapılış öyküsü ve izlediğim Eğin belgeselinden sonra Eğin’in coğrafyası ve kültürü her zaman ilgimi çekmiştir. Eğin’i gezgin arkadaşımın önerisi ve aracılığı ile tanımş olduğum Eğin sevdalısı, doğa dostu Şevket GÜLTEKİN beyefendinin rehberliği ile üç gün gezdim.

Eğine gitmeden önce ilçe hakkında araştırma yaptığımda öncelikle ‘Kemaliye’ isminin veriliş hikâyesi ben çok etkiledi. Eğin halkı Kurtuluş savaşının zor günlerinde Mustafa Kemal Atatürk’e bir telgraf yollar; ‘Dayanın beş yüz atlı ile geliyoruz ’diye haber verirler. Kendine güvenmeyenlere bir cevap niteliğindeki bu telgraf üzerine Atatürk çok duygulanır. Çok sayıda şehit veren Eğin savaşın ardından bakanlar kurulu kararı ile 21 Ekim 1922 tarihinde Atatürk ‘Kemaliye’ ismini ilçeye verir.

Ankara’dan gelen doğu ekspresi trenine gece saat:04 de binip, 09 da Bağıştaş istasyonunda indim. Şevket bey beni Bağıştaş da karşıladı. İstasyon Eğin’e yaklaşık 30km uzaklıkta bulunuyor. Ankara’dan gelen Eğin’in yerlisi olan bir başka yolcuyu da arabasına alarak yola koyulduk. Güz ayı olduğu için coğrafya bir başka güzeldi. Yol üstündeki köyden geçerken birçok evin boş olduğu dikkatimi çekti. Evler ahşap olmasına rağmen evlerin son katı saçla kaplanmıştı, daha sonra da ilçe merkezinde ve köylerin birçoğunda gördüğüm sacla kaplı evler, konserve haline getirilmiş adeta. Bunun nedenini sorduğum da Şevket Bey, ‘bu bölgenin çok yağış aldığını evleri korumak için sacla kaplandığını’ söyledi. Yolda ipek yolu kalıntılarını göstererek; Yıllar önce insanlar İstanbul’a yaya olarak giderken bu yolu kullanmışlar ancak eşkıyaların gelen geçen herkesten haraç topladıkları için Eğin’i batıya bağlayan Taş yolun ve köprünün yapım hikâyesini anlatmaya başladı. ‘Kemaliye insanı 1870’li yıllarda Karasu-Fırat Vadisini takiben bugün Karanlık Kanyon olarak adlandırılan güzergâh doğrultusunda Kemaliye’yi çıkmaz sokak olmaktan kurtaracak ve İç Anadolu’ya bağlayacak, sıla-gurbet arasını kısaltacak bir yol hayal etmişler ve bir zaman sonra da bugün ‘Taşyolu’ adıyla bilinen yol açma çalışmasına aralarında topladıkları paralarla başlamışlar. Halkın gönüllü maddi katılımı ile başlanan bu yolda 1950-1960 yılları arasında insanlar sepetler içerisinde kayalar asılarak inanılmaz azimle 1900 metre civarında yol açmışlar. 1992 yılında o günkü Erzincan Valisi merhum Recep YAZICIOĞLU ve Kemaliye Kaymakamı Atilla ŞAHİN bu yolun mahalli imkânlarla açılması konusunda bir çalışma, bir seferberlik başlatırlar. Halkın katılımı ve Özel İdare desteğiyle makineler ithal edilip işe başlanarak   bitirilmiş.

24 köyün ulaşımını sağlayacak Kemaliye-Çemişgezek karayolu güzergâhındaki Başpınar köprüsü inşaatı da merhum Recep Yazıcıoğlu’nun büyük çabaları ile 1997 yılında tamamlanmış.

İlçeye tünellerden ve köprüden geçilerek giriliyor. Dağ İlçeyi adeta ikiye ayırmış, arasından Karasu akıyor. Evler dağın yüzüne yapılmış ahşap iki katlı ve bahçeli yapılar. Kapılardaki iki tür ses çıkaran tokmaklar ilgimi çekti. Birincisi yabancı erkek misafirler için olanlar, bu üstte bulunan kalın sesli kapı tokmağı, ikincisi ince bir ses çıkarıp ev halkı ve kadın misafirler için kullanılanlar. Kapı tokmağının çıkardığı sese göre misafir karşılanıyormuş. Güz olmasına rağmen bahçeler oldukça yeşillikti. Ceviz, elma ve dut ağaçları vardı. Eğin’i gezmeye kapı tokmaklarının yapıldığı atölyeden başladık. Tokmaklar takı zarafetinde çok güzeldi. Kadıgölü mahallesine giderken yol boyu ceviz, dut, hurma yemekten karnım doymuştu. Bu arada mahallenin çocukları bize eşlik ettiler. Yer altı kaynak suyunun gücüyle değirmende buğday öğütülüyordu. Hemen yakınındaki lök haneye gittik. Dut, ceviz ve bademden yapılan lök tatlısı Eğin’e özgü oldukça yoğun bir tatlıydı.

Kadı gölü mahallesinden dağa doğru devam ettiğimizde mani yoluna ulaştık. Çok sayıda mani tabelalara yazılmış metrelerce sıralanıyordu. Manilerin birçoğunda sıla özlemi dile getirilmişti. Bu manilerden bir tanesi;

Ölür isem örtmeyesiz yüzümü

Hasretim vardır yummam gözümü

Kabrime bir pencere koyun ki

Ağam gelir ise görem yüzünü

Şevket beye bu kadar çok maninin yazılmasının nedenini sorduğumda bana hikâyeyi uzun uzun anlattı. ‘Cennet bahçesi anlamına gelen Türkçe kökenli Eğin, Osmanlı döneminde ticari hayatın canlılığı nedeniyle ün kazanmış. Kafkasya’dan gelip buraya yerleşen halk İlçenin merkeze uzak olması ve tarım arazisinin olmaması nedeniyle İstanbul’a göç etmeye başlamış. Göç olayı o kadar fazla olmuş ki artık ilçe boşalmaya başlamış. Bunu önlemek için o dönemin Padişahı 4. Murat her evden bir erkek olmak üzere İstanbul’a gelip çalışmalarına müsaade etmiş. Bu nedenle de sıla özlemi bu ilçede dorukta olmuştur. ’

Mani yolun yukarısında zincirli kaya bulunmakta. Kayanın düşmemesi için zincirle bağlanmış olduğundan bu isim verilmiş. Bu noktada ilçeyi biz de yukarıdan seyrettik. Hemen yakınına çay bahçesi yapılmış olması turizme verilen önemin bir göstergesi. Bu arada yağmur çiselemeye başlamıştı. Eğin manzaralı bahçede çaylarımızı içip biraz dinlendik. Şevket Bey, karşımızda ki birbirine yakın görünen köylerin aslında birbirinden oldukça uzak olduğunu, oralara yarın gideceğimizi söyledi. Şair – yazar Ahmet Kutsi Tecer’in;

Orda bir köy var uzakta

O köy bizim köyümüzdür

Gezmesek de tozmasak ta

O köy bizim köyümüzdür

dizelerini yazdıran ve doğup büyüdüğü Apçağa köyü tam karşımızda duruyordu.

Bahçe duvarlarının ağaçlara zarar vermeden gövdeleri etrafından örülmesi dikkatimi çekti.  Gittiğim bir çok coğrafya da görmediğim bu görüntüleri ilçede  bir çok yerde gördüm Çok mutlu oldum, çok duygulandım. Gezimiz esnasında görenlerin Şevket beye kayalar da mahsur kalmış keçiyi söylemeleri, keçinin kurtarılması için onun da çobana haber vermesi   hayvanlara ve doğaya karşı ne kadar duyarlı olduklarının bir kanıtı.

İlçeyi gezmeye devam ederken İstanbul da yaşayıp yazları memleketlerine gelip kış hazırlıkları yapan dört kardeşin şirin bahçeli baba evlerini şenlendirmeleri, gitme hazırlıkları yaparken bize kahve ikramında bulunmalarına çok memnun oldum. Cana yakın davranışları ile Türk misafirperverliğinin en güzel örneğiydi. Hoş sohbetin ardından Taşyola gittik. Şehre 3 km uzaklıkta olan Taşyol yaklaşık 9 km uzunluğunda bir tünel. Girişte kocaman bir tabela üzerinde maddi manevi  destek olan halktan birçok kişini ismi ile birlikte merhum Recep Yazcıoğlu’na teşekkür tabelası dikkatimi çekti çok duygulandım. Devlet halk işbirliğinin güzel bir örneği Taşyol. Tünelde ilerledikçe açılmış pencerelerden karanlık kanyon tüm heybetiyle görünüyordu.Tünelde birçok bölüme fazla miktarda maddi destek veren Eğinli işadamlarının isimlerinin verildiği tabelalar asılmış.

Dünyanın Grand kanyonundan sonra ikinci büyük kanyonu olan Karanlık kanyonun her iki yanında yükseklikleri 800 metre ye kadar ulaşan kayalar bir duvar gibi yükseliyor. Taşyol ve buna paralel karanlık kanyon muhteşem bir tabiat güzelliği sunuyor. Kanyona karanlık isminin verilmesinin nedeni kanyonun bazı kısımlarının hiç gün ışığı görmemesindenmiş.

Karanlık kanyonda 2008 den beri Uluslararası Doğa Sporları kapsamında Base Jumping atlayışları yapılıyormuş.

Kanyon dönüşü ilçenin girişindeki Hacı Ali Akın Meslek Yüksek Okulunda Prof. Doktor Ali Demirsoy’un katkısı ile açılmış olan Doğa tarih Müzesini gezdik. Müze Türkiye’de ki on doğa tarih müzesinden biri. Müzede bölgede yaşayan canlı örnekleri ve çıkarılan jeolojik taşlar sergileniyor. Endemik bir tür olan Kemaliye’nin simgesi Türk semenderi üstü sarı benekli bir kertenkele türü.

Akşam Cumhuriyet kutlamalarına katıldım. Birçok araba ile konvoy oluşturularak ilçenin etrafından dolaşıp, açık alanda davul zurna eşliğinde halaylar çekilip türküler söylendi. Daha sonra merkezdeki bir lokalde şenlik devam etti. Helvalar yapıldı, sohbetler edildi ve türküler söylenmeye devam edildi. Geç saatlere kadar süren şenlik sayesinde Eğin’in folklorik kültürünü daha yakından tanıma fırsatını buldum.

Ertesi gün Kemaliye isminin verilişinin 92.yıl dönümü münasebetiyle Kemaliye Kadınlar Derneği beni kahvaltı etkinliğine davet ettiler. Kahvaltı da Kemaliye’nin mülki idare amiri ve ileri gelenleri ile tanışıp sohbet ettik. Kahvaltı sonrası köylerini gezmeye başladık. Sırası ile Sırakonak, Apçağa, Toybelen, Yuva, Yeşilyamaç, Yaka ve Esertepe köylerini iki gün boyunca gezdik. Her köy birbirinden güzel, otantik ve doğa harikasıydı. Köyler de en çok dikkatimi çeken unsur çeşmeler ve yapılardaki ‘ kitabe taşları ‘ oldu. Bu kadar çok çeşme olabileceğini hayal bile edemezdim. Kitabe taşları evler yapılırken evi yaptıranın aile ilgili bilgilerini içermekteymiş. Bulunduğu yer yıkıldığı takdirde oradan alınıp başka yerlerde kullanılırsa taş ‘Devşirme taşı’ adını alıyormuş.

 Köyler gerek doğası ve gerekse mimari yapısı ile her biri birbirinden farklı güzellikte. Kartal yuvasına benzettiğim Toybelen köydeki ev görülmeye değer. İlçede olduğu gibi köylerde de meyve ağaçları oldukça fazla. Kırlardaki sarı renkli çiğdemlerin, mantarların her birinin fotoğrafını çekeceğim derken adeta yerle bütünleştim. Munzur dağları tam karşımızda yükseliyordu. Doğa sert ve ürkütücü olmasına rağmen hava oldukça yumuşak ve sıcaktı.

Apçağa köyündeki şahin tepesi olarak adlandırılan seyir tepesinde yolda gelirken köy fırınından aldığımız çıtır çıtır pideler ile Eğin peynirini çaylarımız eşliğinde yedik.

Köyler de kültür seviyesi oldukça yüksek, kariyerlerinin zirvesinde olup memleketlerine yatırım yapan ve yerleşen birçok güzel insanın olduğunu gördüm. Köylerdeki bu güzel insanların misafirperverliğine de tanık oldum. Israrla çay ve kahve ikramında bulundular. Uzun yıllar büyük şehirlerde yaşamışlar, mesleklerin zirvesinde iken gelip memleketlerine dönüp ev yapanlar, bağ bahçeyle uğraşanlar, evini restore edenler azımsanacak sayıda değildi.

İki gün köyleri gezmemize rağmen görülmeye değer başka köylerin olduğunu ancak zamanımızın yeterli olmadığını söyledi Şevket Bey. Bahar mevsiminde doğanın çok daha farklı güzellikte olduğunu, Kadıgölü ve Koçan şelalelerinin sularının daha coşkulu aktığını,

Çiğdemlerin yazın beyaz, pembe renkte açtığını söyleyince Kemaliye’nin diğer bir adıyla Eğin’in her mevsimde bir başka güzel olduğunu fark ettim.

Köyleri gezerken bize eşlik eden mütevazi  saygın davranışları ile fotoğraf sanatçısı Şeref bey , çok genç yaşta olmasına rağmen fotoğraf yarışmalarında ödüller alan  sevgili Tarık ve Öğr. Görevlisi Türkan hocamdan hoş sohbetleri yanı sıra bir çok yeni bilgi öğrendim. Gezilerimde olmazsa olmazlarımdan tarih ve doğanın iç içe olduğu her mevsim gelinebilecek özel nadir coğrafyalardan birisi de Eğin dir benim için.