Bu yazımızı okurken, özel müziğini de dinlemenizi tavsiye ederiz… 

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Enver ŞENGÜL

Enver ŞENGÜL

Önce Süphan Vardı…

Yolunuz Vangölü havzasına veya Muş’a veya Ağrı taraflarına düşerse, nereden bakarsanız bakın, başında hiç eksilmeyen kar beyazları ve küme küme bulutları ile bir heybetli dağ selamlar sizi… O, sanki ulu çınar misali başköşeye oturmuş, sizi beklemektedir. İrili ufaklı göller, irili ufaklı dağlar, ovalar,yaylalar, köyler onun kökleri gibidir; bir cümle bitkiler hayvanlar onun etrafında yaşam sürmektedirler…

* * *
Çünkü önce o vardı… Diğerleri hep ondan sonra var oldular ve ona sığındılar…
Onsuz manzara güzel değildir, onsuz Vangölü güzelliğini yansıtamaz, onsuz Nemrut dağı öksüzdür…
Onsuz, masallar, efsaneler anlamsızdır. Aşklar, sevgiler yetersiz kalır…
Bu dağ Süphan dağıdır…

* * *
Milyonlarca yıl önceydi…Önce Süphan oluştu o erişilmez sülüetiyle…Sonra diğer dağlar, tepeler, ovalar… Akarsular vardı, eteklerindeki vadilerden doğardı ve delicesine akardı Mezapotamya’nın derinliklerine doğru…

Gün geldi küçük kardeş Nemrut, öfkelendi, köpürdü ve püskürttü lavlarını derin vadilere. Aylar, yıllar süren bu püskürmeden büyük setler, tepeler oluştu. Delicesine akan ırmaklar artık kendilerine yol bulamaz olmuşlardı. Bu hareketlilik iki coğrafya harikasının doğmasına yol açtı. Bunlardan biri, Nemrut Krater gölü, diğeri ise “dağların denizlerden ödünç aldığı göl” Vangölü…

Tüm bu olup bitenleri Süphan doruklarından izledi, onlara hep tanıklık etti…

* * *
Nemrut yanardağ olup patlamamışken o vardı, volkanik püskürmeler onun yanıbaşında oldu. Vangölü bir ırmaktan denizleri kıskandıracak bir göle dönüşürken de olup bitenler hep onun göz tanıklığında gerçekleşti.

O, bütün mağrurluğu ve azametiyle hep yerinde durdu. Bitlis, Muş, Ağrı ve Van il sınırlarının birleştiği noktada coğrafya değişimlerinin yanında tarihsel değişimlere de tanık oldu.

Sonsuz medeniyetler kurulup dağıldı eteklerindeki ovalarda. Urartulardan, Asurlulara; Perslerden, Sasanilere; Romalılardan, Bizanslılara, Eyyübilere, Dilmaçoğullarına, Harzemşahlılara, Ahlatşahlılara, Selçuklulara ve Osmanlılara kadar…

Karların, boranların eksik olmadığı doruklarında kimbilir ne rüzgarlar esti, buz gibi suların aktığı eteklerinde kimlere sundu zenginliklerini tüm cömertliği ile…

Alparslan 1071’de Malazgirt’te Haçlı ordularını bozguna uğratıp, Anadolu kapılarını aralarken, bulutların arasındaki zirvesinden onları seyretti.1514’teki Çaldıran Savaşı hemen yanıbaşında oldu. Esen sert rüzgarlar Yavuz Sultan Selim’in nal sesleri ulaştırdılar ona…

Bu verimli topraklar tarih boyunca nice insanlara kucak açtı. Bünyesinden cömertçe fışkıran zengin kaynak sularıyla beslenen ovalarda her türlü ürün ekilip biçildi. Ne savaşlar, aşklar,ayrılıklar, yoksulluklar, ne acılar gördü bu dağ.

Siabend ile Hace aşkı tepelerinde yaşandı. Kaç aşiret kavgası gördü çevresindeki köylerde kanlı bıçaklı ve ya kaç mutluluğa ve barışa sahne oldu.

Gün oldu yaz mevsimlerinde gösterdi doruklarını çevresindekilere, yeşillik oldu, bereket oldu, ışık oldu. Bu Süphan’ın aydınlık yüzüydü. İnsanlar çevresindeki yaylalarda ekip biçtiler, karınlarını doyurdular, hayvanlarını beslediler gür otlaklarında…

Gün oldu, kış mevsimlerinde fırtınaya, borana dönüştü, savurdu karı güçlü rüzgarlarıyla aşağılara doğru. Gökyüzünde kucaklaştığı bulutlar metrelerce karı bıraktı üzerine, bu kar buzullara dönüştü, Temmuz sıcağında bile güneşin sıcaklığı gücü buzulları eritmeye yetmedi.

Bu nedenle Süphan’ın başı hep bulutludur, hep karlıdır. Ender olarak karsız ve bulutsuz bir zirve yakalamak mümkün olur yıl boyunca. O ender günlerde gökyüzü tertemizdir, hatlar keskindir, Hele Kış mevsiminde bu ender havalardan birini yakalamışsanız, Kar ve Süphan’ın bayazlığının ve Vangölü ile gökyüzünün lacivert maviliğinin içinde kaybolur gidersiniz. Bu görkemli manzara alır sizi masalımsı diyarlara götürür. Oturur düşünürsünüz binlerce yıl öncesini… O zaman da vardı Süphan, o zaman da sundu olanca güzelliğini insanlara… Tarih öncesinden, tarih sonrasına…

Süphan görkemli bir dağ, dev bir anıt, bir sembol. 4058 metre yüksekliği ile Ağrı’dan sonra ülkemizin ikinci yüksek dağı. Bitlis’in Tatvan, Ahlat ve Adilcevaz ilçelerinden; Van Merkez ile Gevaş, Edremit, Muradiye, Çaldıran ve Erciş ilçelerinden; Ağrı’nın Patnos ilçesinden ve Muş’un Malazgirt ve Bulanık ilçelerinden görünen büyük bir çoğrafya kütlesi. Ama en çok Adilcevaz ve Ahlat’a yakın. Bitlis’in bu iki şirin ilçesi adeta eteklerinde kurulmuş gibi.

Gaziantep, Diyarbakır, Bitlis güzergahından Van’a mı geçmek istiyorsunuz? O zaman gelin rotanızı değiştirin. Tatvan’dan Vangölü’nün güney-batı sahiline yönelin ve atın kendinizi doğal güzelliklerin kucağına. Tatvan’ı hafif geçtiğinizde önce Nemrut karşılar sizi. Onun lavlarını, patlama anındaki ihtişamını hissederek Ahlat’a doğru yolalmaya başlayın. Hayır, hayır. Orda durun ve zamanınız varsa Nemrut krater gölünün içine çıkmayı deneyin. Çok değil sadece birkaç saatinizi alacaktır bu maceralı yolculuk.

Tatvan- Ahlat karayolunun 7. Km.sinde sola sapan yoldan giriyorsunuz Nemrut’un kıvrımlı yollarına. Bu yol yaklaşık yarım saatlik bir yolculukla krater çanağının kenar zirvelerine ulaştıracaktır sizi. Bu noktanın bir tarafında Vangölü’nün uçsuz bucaksız mavilikleri, diğer tarafta Nemrut kraterinin içindeki göller ve kraterin vahşi manzarasının soluğunuzu nasıl kestiğini göreceksiniz. Yine benzer bir kıvrımla ve 20 dakikalık bir yolculukla kraterin içine, sıcak ve soğuk göllerin kenarına inebilir, pırıl pırıl sularında elinizi yüzünüzü yıkayabilirsiniz. Vaktiniz varsa gölün tatlı suyunda yüzmeniz, hatta volkanik çıkış noktalarında buhar banyosu yapıp, küçük gölünü tatlı sıcaklığında sauna keyfi yapmanız da mümkündür.

Efsane bu ya, Milattan önce 2100 yılarında yaşadığı varsayılan Babil Kıralı Nemrut, yaz mevsimlerinde zamanını püfür püfür esen Doğuanadolu’nun bu yüksek dağında geçirir. Gün gelir bu dağın üzerinde uçsuz bucaksız ve göğün yedi katına eşit bir saray yaptırmaya karar verir. Yani yüksekliği Tanrı katına kadar uzanmalıdır. Yapımı yıllar süren bu saray burçları yavaş yavaş gökyüzüne doğru yükselir. Kendisi ile yarışıldığına kızan Tanrı günün birinde öfkelenir ve Nemrut’un sarayını patlamalarla yerle bir eder. İşte o patlamaların olduğu yerde de büyük bir göl meydana gelir. Tanrının öfkesi ile oluşan bu göl Nemrut Krater Gölü’dür.

Bilimsel verilere göre ise; Nemrut Krater Gölü, Süphan’ın hemen yanı başında ve 2 Milyon yıl önce oluşmaya başladı. İlk olarak 4.zamanda, son olarak M.Ö. 1440 yılında patladı. Patlamadan önceki yüksekliğinin 4450 metre olduğu tahmin ediliyor. Şu anki en yüksek noktası ise 3050 metre. 48 Km2 ağız genişliğine sahip olan kraterin içinde 13 Km2’lik muhteşem bir göl ve göl civarına dağılmış vaziyette 68 volkanik çıkışı var. Ayrıca birisi sıcak olmak üzere iki de küçük gölü de barındırır. En derin yeri 155 metre olan krater gölü, Tatvan’a 15, Ahlat’a 25, Süphan’ın eteğinde bulunan Adilcevaz’a ise 40 Km. uzaklığındadır. Çok değil, bundan 40-50 yıl öncesine kadar krater çanağının çok sık bir ormanlıkla kaplı olduğunu söylerler yaşlılar. Öyle bir ormanlık alan ki içindeki vahşi kurt ve ayılardan kimse krater gölünün kenarına kadar inemezmiş…

* * *
Aynı yoldan geri dönüp, sahil boyu, doğuya, Süphan’a doğru yolculuğunuza devam edebilirsiniz. Yol üzerinde sahil köyleri göreceksiniz, sakınmadan bu köylere dalabilirsiniz. Bu köylerde ilginç portreler, sıcakkanlı insanlar ve olağanüstü bir misafirpervarlik karşılayacaktır sizi. Bu güzergahta, Süphan’ın olanca ağırlığını da yavaş yavaş hissetmeye başlayacaksınız. Hele Tatvan ile Ahlat arasındaki Kıyıdüzü Köyü’ne vardığınızda Süphan’ın Vangölü’ nün ritim koyları arasından ilk fotografik görüntüleri size “Merhaba” diyecektir.

Bu merhaba oldukça zevkli yolculuğunuzun ipuçlarıdır da. Burada sodalı Vangölü suyunun etkisiyle altın rengine dönmüş saçları, mavi gözleri olan çocuklarla karşılaşacaksınız. Köyün ortasındaki bir Ermeni kilisesi de karşınızda yıkılmadan durmaktadır. İnsanları cana yakındır. Çekinmeden fotoğraf makinenizle köyün ara sokaklarına dalabilir, insanlarla çok rahat iletişim kurabilirsiniz.

On dakika sonra bir sahil köyü daha durmanıza neden olacaktır. Kızvak köyü ilginç taş yapılı evleri, koyun sürüleri, ot yığınları, süt sağan kadınları ve sahilde sodalı Vangölü suyunda çamaşırlarını yıkayan rengarenk giyisileri içindeki köylü kadınları size zengin gözlem ve fotoğraf imkanları sunacaktır.

Bu köyden hareket ettikten sonra yavaş yavaş Süphan’a ve Ahlat’a yaklaşmaktasınız. Ahlat’a varınca’ya kadar, birkaç doğal güzellik ve birkaç insan manzarası yolunuzdan alıkoyacaktır sizi ve daha sonra, bu güzellikler sizi “kümbetler kenti” Ahlat’a ulaştıracaktır.

Vangölü’nün kenarında ve Süphan dağının görkemli gölgesinde , bu iki doğa harikasının ortak sentezinde kurulan ve ikisinden de güç ve ihtişam alan Ahlat; Türk tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Selçuklu Sundukoğlu ve Ahlatşahlılar Beyliğinin kurulduğu, Kayıboyu’nun Anadolu’da ilk uğrak yeri olduğu, Ertuğrul Gazi’nin doğduğu, Alpaslan’ın Malazgirt Savaşı öncesi konuşlandığı kültür,sanat ve medeniyetin yoğrulduğu önemli bir yerleşim merkezidir. Ahlat denince akla ilk, mezar taşları ve kümbet adı verilen anıt mezarları gelir. Türklerin Anadolu’da ilk yerleşim yeri olduğundan ve çok büyük din bilginleri yetiştiğinden İslam dünyasında “Kübbet-ül İslam” adıyla anılır. Ünlü mimarları, Türk kültür ve medeniyetine çok sayıda camiler, kaleler, hamamlar, köprüler kazandırmıştır. Son yıllarda yapılan arkeolojik kazılar Türk tarihinin yanı sıra, yaklaşık 4 bin yıl öncesine kadar burada yaşamış medeniyetlere ışık tutacak zenginliktedir.

“Alparslan’ı Malazgirt’e ben yolladım,
Ertuğrul’un, Osman Bey’in beşiğini ben salladım,
Ben Kübbet-ül İslam adı verilen
Üç şehirden biriyim,
Ben asırların değil, çağların eseriyim”
Diyerek Ahlat’ın tarihsel önemini ne de güzel ortaya koymuş şair A. Turan Kazgöl.

Evet, çağlara damgasını vuran Ahlat’ta çok önemli bir mimari karakteristik de söz konusudur. İlçenin çeşitli yerlerine dağılan kümbetlerin mimarları, Süphan’ın sivri ve görkemli yapısından etkilenmişler midir acaba? Hele sağa sola yatmış ünlü mezar taşları bir dönemin atmosferini başka nasıl anlatabilir? Ahlat, bu zengin motifleri ile konaklamanız içinde uygun olanaklar sunacaktır sizlere. Burada 3 yıldızlı bir de otel vardır. Yöreyi gezmeyi gelenlerle, Süphan’a çıkacak dağcıların konakladıkları yerlerin başında gelen Ahlat Selçuklu oteli, yöredeki taş işçiliğinin mimariye başarılı şekilde yansımasıdır da. Bir de bastonu ünlüdür Ahlat’ın. Oldukça zarif bir şekilde yapılan ve el işlemeciliğinin güzel örneklerinin verildiği bastonlar, Türkiye’nin her tarafında müşteri bulmaktadır. Genç kızları kilim işlemeciliğinde de oldukça ustadırlar.

* * *
Adilcevaz’a varmadan eğer yol güzergahındaki vadilere dalıp tarihöncesi mağaraları ve Urartu kalıntılarını incelemeye dalmazssanız, bu kez Süphan’ın büyülü güzelliği kadar sizleri şaşkına çevirecek olan olağanüstü koylarla karşılaşacaksınız. Vangölü’nün bu koyları alabildiğini temizdir, alabildiğine durudur ve alabildiğini göğün dingin maviliğini yansıtır sizlere… Çocuklar, köylerinde yetişen envai türlü meyveyi plastik tabaklarda satmaya çalışır size yol güzergahında. Durup alışveriş yapmak kadar, onlarla sohbet ve pazarlık etmek de çok zevklidir. Çünkü biraz ısrar ettiğinizde o iri gözlü çocukların meyvelerini size ücretsiz vermeye çoktan hazır olduklarını görürsünüz.

Virajlı yollar, derin vadiler arasında kalan turkuaz renkli koylar sadece Ahlat ile Adilcevaz arasındadır. Bu kıvrımlar biraz sonra sizleri antik Urartu kalıntılarının olduğu Adilcevaz’a ulaştıracaktır. Cevizi ile ünlü olan ve her yıl “Ceviz Festivali” düzenlenen bu şirin ilçe, aynı zamanda Süphan’a en yakın ve O’nun gölgesi altında varlığını sürdüren bir yerleşim birimidir de. Hep Süphan’ın eteklerinde yaşamak, O’nunla bir ömür geçirmek, O’nunla dost olmak çok farlı bir duygu olmalıdır. Çünkü Süphan’ı efsanelere, masallara, söylentilere, şarkılara o kadar çok konu olmuş ki. Hele korkulara…

Subat denilen yarı insan, yarı hayvan bir yaratık vardır. Bazen Vangölünde yaşar, bazen Süphan’da. Onu gündüzleri kimse göremez, o sadece her kes uyuduktan sonra geceleri gelir ve yakınlarının ses tonu ile insanları uykularından kaldırıp bilinmez karanlıklara götürür, o kişiden bir daha haber alınmaz. Subat sadece sarımsak ve çuvaldızdan korkar. İşte Vangölü sahillerinde ve Süphan eteklerinde çocuklar “Subat bu gece gelecek, seni çağırıp götürecek” korkularıyla uyutulur.

Adilcevaz, Doğuanadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden biridir. M.Ö. 10 yy.da Urartuların önemli bir ticaret ve yönetim merkezi olan ilçe, Hurriler, Araplar, Romalılar, Bizanslılar ve Selçukluların uzun yıllar egemenliklerin altında, yine hep aynı yerde, Süphan’ın eteklerinde varlığını bu güne kadar sürdürmüştür. Adilcevaz’da Urartular döneminden kalma Kef kalesinin temel kalıntıları ve birkaç duvarına ancak rastlanabilir. Kaleden çıkan ve aslanlar üzerinde kanatlı tanrıçalar ve kutsal ağaçların bulunduğu rölyefler şu an Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir. Urartulardan kalma mezar ve suyolu kalıntılarını hala görmek mümkündür. Osmanlı döneminden kalma camii ve hamamlar da ilçenin tarihi zenginliğini tamamlayan diğer kalıntılardır. Adilcevaz, Vangölü kenarındaki yeşilliği ile tam bir doğa harikasıdır. Her türlü meyveyi burada bulmak mümkündür, hele cevizinin tadına doyum olmaz. Her yıl Eylül ayında ceviz festivali düzenlenir, bu güzel cevizin tanıtımı için çaba harcanır. Konaklamak için burada yıldızlı olmasa dahi temiz otel ve pansiyon bulmak mümkündür.

* * *
Vangölünün sınırsız mavilikleri ile bütünleşen, tepelerinde kar ve bulutlarla bir coğrafya harikası olan, bir yanında Nazik gölü, bir yanında Aygır gölü, ötesinde Bilican, berisinde Arin gölü… Göllerin ortasında yükselen bir dağdır aynı zamanda Süphan…

Nazik Gölü, kendisine bakan Bilican dağının ötesinde ve berisindedir, 3.5 Km2 büyüklüğündeki Aygır Gölü, hemen eteklerinde zirvelerinden akan kar ve kaynak suları ile beslenir. Efsanelere göre bu gölde su perilerine ait beyaz ve masalımsı bir su atı yaşarmış. Bu yaratık görüldüğü yıllarda yöreye bolluk ve bereket saçarmış. Aygır gölünün kenarında yaşayan köylüler, bir daha görülmeyeceğine bilseler de, sabah gün doğmadan önce gölü gözler, su atının gözükmesi için dua ederlermiş.

13.4 Km2 büyüklüğündeki Arin gölü bu alanda ve Vangölü’nün hemen yanıbaşında bulunur. Vangölü ve Arin gölü ardarda güzel bir ritim oluştururlar, aralarında 100 metrelik bir kara parçası vardır ve arkalarında yine bütün görkemi ile Süphan durmaktadır.

Vangölü ise apayrı bir efsanedir. Adeta Süphan’ın ayaklarının altına serilen bir sevgili gibidir. Tüm renkleri, sadeliği ve yumuşaklığı ile ona sokulur durur. Onu okşar dalgaları…

Vangölü… “Deniz denilen sınırsız mavilik. Mağrur, berrak ve kadifemsi davranışları ile , anamız kadar yakın duran kutsal sessizlik. Üzerinden giyisisi alınmış kutsal bir bakire gibi, masum, günahsız ve yalnız” Dağların denizlerden ödünç aldığı göl diye bilinir. Çünkü konumu oldukça zirvelerdedir. Denizden yüksekliği 1720 metre olan bu göl 3760 Km2’lik yüzölçümü ile Türkiye’nin en büyük gölüdür. Yöre insanı. sodalı suyunda temizliğini yapar. Temmuz sıcağında kendini serin sularına bırakır, içinde yetişen inci kefali adlı balıkla karnını doyurur. Efsaneler anlatır, korkusunu,sevincini, mutluluğunu onunla paylaşır.

“Benim için göl hayatın sırrıdır. Gölün gök rengindeki ebedi berraklığına bakınca yaşamakta olduğumu anlarım. Hayatı anlarım, beni var edenlerin sonsuz hayat içindeki varlıklarının bu gölle birlikte var olduğunu düşünürüm. Her kum tanesinde onların ayak izlerini görür, her su damlasında onların tenlerinin bulaşmışlığını hissederim.

Göle her dokunuşumda düşünürüm ki benden kısa bir zaman önce, hatta yüzlerce, binlerce yıl önce bu topraklarda yaşayanlar aynı yerlerde, belki biraz ötede, belki biraz beride, fakat tıpkı benim gibi suya sakınarak dokundular ilkin. Yaşlılar kahırlı yüzlerini, çocuklar zayıf göğüslerini sodalı poyrazlarda yıkadılar. Kimse gölü bu yanıyla anlamaya çalışmaz. Aslında buna göl demek uygun düşmez. Denizdir, suyu deniz suyundan ağırdır ve bana göre Vangölü, tarihi belli olmayan bir zamanda okyanuslardan kopup dağlara sığınmıştır. O gün, bu gündür dağlardan inmemektedir. (Hasan Bildirici “Vangölü’de Yılanlı Bir Günün Esrarı”)

* * *
Adilcevaz’dan sonraki yolculuğunuz, yine Süphan’ın gölgesinde Asur kaynaklarında adı Arzaşku olarak geçen Erciş’e doğru devam edecektir. Bu coğrafyada, araziler daha düzdür, sahiller daha uzun ve kumsallıdır. Sütey yaylası her yaz mevsiminde tarım ve hayvancılık açısından zengin bir potansiyel sunar yöre insanına. Ekin burnu, Vangölü havzasının en güzel yerlerinden biridir. Göz alabildiğine uzanan bu ova, karayolu ile Vangölü arasında tüm renk tonlarının göz önüne serildiği bir atlas güzelliğindedir.

Yolculuğunuz Vangölü’nün berrak, pırıl pırıl sahilleri; ıssız ve bakir kumsallarını takip ederek Erciş’e ve oradan da Van’a uzanır. İşte Tatvan’dan başlayan ve Van’da sona eren bu yolculuğunuz hep bu görkemli dağın gölgesinde gerçekleşir. Daha uzaklarda ise Süphan size uzaktan el sallayan bir klavuz gibidir. Gittiğiniz her yerde yön bulmanızda size yardımcı olur. Van’a varıp ötelere doğru yolunuza devam ettiğinizde güvenli bir dostu arkanızda bırakmış hissine kapılırsınız. Biraz burukluk, biraz hüzün kaplar içinizi… Büyük bir ihtimalle yolculuğunuz Ağrı Doğubeyazıt’a doğru sürecektir. Bu güzergahta Süphan, gölgesini, büyük ağabeyine, Ağrı Dağı’na devretmiştir artık… Bundan sonrasında O’nun gölgesi size yol gösterecektir…

* * *
Süphan’ın gölgesinde yapılan bu yolculuk, bir masal yolculuğudur. Volkanik patlamaların oluşturduğu bir güzellikler bütünüdür bu topraklar. Göller, dağlar, yaylalar, vadiler, koylar, sahiller görünmez bir gücün sihirli değneğiyle şekil, anlam ve bütünlük kazanmışlardır sanki. Tanrı, zalim Nemrut’a olan kızgınlığını ve öfkesini bu güzelliklerle mi telafi etmiştir acaba? Bu kadar artıların bir arada olduğu bir coğrafya başka nasıl açıklanabilir?

** *

İnsanlar, tanrının lütfu bu topraklarda, bin yıllar öncesinden, bin yıllar sonrasına havayı, rüzgarı, toprağı, suyu taşıdılar.

Doğdular, yaşadılar, öldüler…

Arkalarından gelenlere, geleneklerini, göreneklerini, masallarını ve efsanelerini ulaştırdılar…
Medeniyet kurup, medeniyet yıktılar. Kaleler kurup, kaleler yıktılar. İnsanlar yıktı, yağmur-rüzgar yıktı, deprem yıktı.

Binyıllar boyunca bir dağlar yıkılmadılar, Nemrut yıkılmadı, Süphan yıkılmadı, onlar hep öylece durup baktılar,

Tarih öncesinden, tarih sonrasına sabrı, gücü, ihtişamı ve ölümsüzlüğü taşıdılar…