Bu yazımızı okurken, özel müziğini de dinlemenizi tavsiye ederiz… 

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Fatih KOCA

Fatih KOCA

Otto Dede’nin Berlin’i

İlginç bir hayat sürmüştür, Otto Dede. Yedi düvel, yüz doksan beş ülke dolaşsanız çark-ı feleğin böylesine gazabına uğramış başka bir insan bulmanız oldukça zordur. Otto Dede’nin hayatı, son yüzyılın politik tarihidir. Hani bir gün, oturtsa torununu yanı başına ve anlatmaya başlasa başına gelen olayları… Aman Allah’ım! O torun, oturduğu yerden haftalarca kalkamaz! Efendim, dedesinin gür bıyıkları arkadan bile fark edilen Mareşal Fevzi Çakmak ile karşılaşmasını, ya da Sarıkamış tepelerinde Rus uçaklarını gözlemesini bile onlarca kez dinlemiş biri olarak, ben size hatıraları 20.yüzyıl politik tarihinin bir arşivini barındıran Otto Dede’nin torunuyla konuşmasından kısaca bahsetmek isterim.

“Torun! 1933 senesinde doğdum ben. Hitler’in Almanya’da iktidara geldiği sene. Ben büyüdüm, Nasyonal Sosyalizm’de büyüdü. Ben ilkokula başladım, dünya birbirine girdi. İkinci Dünya Harbi! İlkokulda ilk öğrendiğim, “Ari bir ırka” mensup olduğumdu. Alman olmak, Tanrı’nın bana bir lütfüydü. O Hitler var ya o Hitler, ona tapardım o zamanlar. Gazetelerde gördüğüm tüm resimlerini keser, odamın duvarlarına yapıştırırdım. Nasıl tapmayayım? Çekoslovakya, Polonya, Fransa, Yunanistan, Hollanda, Yugoslavya, Baltık Ülkeleri, Danimarka, Norveç; neredeyse bütün Avrupa, bizim Führer’imizin önünde diz çökmüştü.

Sonra, ne olduysa o Stalingrad’da oldu. Aylarca sürdü kuşatma. Rusya’nın kışına ordu mu dayanır, torun? Koca 6. Ordu’yu yok etti Sovyetler. Birer birer kaybetti aldığı yerleri, bizim Hitler. Gelip bu Berlin’e kadar dayandılar. Bir taraftan Sovyet Rusya. Öbür taraftan Amerika, İngiltere, Fransa. Führer bu, hiç pes eder mi? Sonuna kadar savundu Berlin’i. Şu gördüğün şehirde, yüz binlerce bomba patladı, milyonlarca mermi sıkıldı, yüz binlerce insan öldü. Berlin’de taş üstüne taş kalmadı. Sonuç? Kafasına bir kurşun sıktı bizim Führer. Ölüm haberini aldıktan sonra, 2 gün boyunca ağladım, gözlerim Berlin sokaklarına dönene dek.

Hem Almanya, hem Berlin ikiye bölündü, ardından. Biz Doğu Berlin’de kaldık, sokağın öbür ucunda oturan teyzemler Batı Berlin’de. İlkokul kitaplarım hep Nasyonel Sosyalizm’den, ideal Alman’ın nasıl olması gerektiğinden bahsederdi. Ortaokula başladım, tüm kitaplarda Marx var, Lenin var, insanların eşitliği, halkların kardeşliği. Nasıl yani diye düşünürdüm ilk önceleri. Ben, bir Yahudi ile, bir Çingene ile ya da bir Slav ile nasıl eşit olabilirdim. Ben Alman’dım, onlar değildi. Senin anlayacağın, bayağı uzun oldu yeni müfredata alışmam. Ama bir alıştım, pir alıştım. Führer’in resimlerini yırtıp, Stalin’e şiirler yazmaya başladım.

28 yaşımdaydım, bizimkiler Batı Berlin’in etrafını duvarla çevirdiklerinde. “Faşizm’den Korunma Duvarı” derdik biz ona, Doğu’da. Batı’da ise “Utanç Duvarı” denirdi. Düşünsene torun. Doğu Almanya’nın içinde dört bir yanı duvarla çevrili bir şehir oldu Batı Berlin. 43 kilometrelik bir duvar! O zamanlar hiç bir mantıksızlık görmemiştim bu işte. Çünkü 45 senesinden 61 senesine kadar 3 milyondan fazla Doğu Alman, Batı Almanya’ya kaçmıştı. Birçoğu da, Berlin’den. Rejimin onuru için gerekliydi o duvar. Gerçi teyzemlerin evini bir daha göremeyecektim ama komünizm uğruna her şeye değerdi.

Torun! Ben biraz daha büyüdüm sonra. Bu yeni rejim de sıkmaya başladı beni. Bizim Doğu’nun istihbarat teşkilatı, Stasi’nin baskısı katlanılacak gibi değildi. Batı Almanya’yı gidip görenler, oradaki hayatın daha iyi, daha özgür olduğunu söylerlerdi hep, kapalı kapılar ardında. Ben de Batı’yı düşler oldum. Stalin’e yazdığım şiirleri de, Hitler’in resimleri gibi yırtıp attım.

89’da yıktık duvarı, torun. Doğu ile Batı birbirine kavuştu. Sokağın öbür ucuna koştum hemen. Teyzemlerin evine. Zile bastım. Kapıyı Alman’a hiç benzemeyen biri açtı. Böyle siyah saçlı, kara gözlü. İşte, ilk defa bir Türk’ü o zaman gördüm hayatımda. Meğer Batı Berlin, Türk dolmuş. Teyzemler taşınmışlar o evden, mahalleleri Kreuzberg de Türk mahallesi olmuş.

Torun, başım döndü benim, bu başımızdakilerin politikalarından. Dile kolay çocukluğumu nazi, gençliğimi komünist, yaşlılığımı da kapitalist olarak geçirdim. Bakalım başımıza daha neler gelecek. Buna da şükür!”

Otto Dede’nin hikâyesi böyle. Hayatının, tam 38 yılını bir duvar ayırdı Otto Dede’nin. Berlin’i ikiye bölen, Batı ile Doğu’yu, Komünizm ile Kapitalizm’i ayıran, dünyayı soğutan bir duvar. Şimdilerde ibret-i âlem olsun diye korunan küçük bir kısmı ayakta sadece. Doğu Yakası Galerisi olarak adlandırılan bir bölüm, Berlin Duvarı’nı ve Soğuk Savaşı betimleyen yüzlerce resme ve grafitiye tuval olmuş. Doğu Yakası Galerisi, 1,3 kilometrelik uzunluğuyla dünyanın en büyük açık hava galerisi unvanını da elinde bulunduruyor.

Ruhu olan bir şehir Berlin; bir öğrenci, bir sanat şehri! Şehrin dört bir yanı, sokak sanatının göz alıcı örnekleriyle dolu. Almanya’nın diğer şehirlerine nazaran ucuz olması ve sahip olduğu sanatsal ruhla, dünyanın her yerinden sanatçılar için de bir çekim merkezi, Berlin. Metrolar, meydanlar, caddeler, sokak sanatçılarıyla dolu. Berlinli gençler de özgün giyim tarzları ve saçlarıyla sanki birer modern sanat eseri olarak dolaşıyor Berlin sokaklarında.

Oranienburger Caddesi’nde bulunan Tacheles Sanat Evi, içindeki onlarca galeri ile Berlin’deki alternatif sanatın merkezi konumunda. “Resmi” müzelerse genelde, Spree Nehrinin iki kolu arasındaki bölgede yer alıyor. Müze Adası olarak anılan alan, aynı zamanda UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde bulunuyor. Alman Mühendis Carl Humann’ın Bergama’da yaptığı yol çalışması sırasında bulduğu ve Osmanlı Hükümeti’nden aldığı izinle parça parça Berlin’e götürdüğü Bergama Sunağı, Müze Adası’nda bulunan Pergamon Müzesi’nde sergileniyor.

2. Dünya Savaşı’nda yerle bir olan Berlin’in bedenini ise çoğunlukla modern binalar oluşturuyor. Şehrin simgesi, Brandenburg Kapısı. Aleksander Meydanı’ndaki televizyon kulesi ve Yahudi Soykırımı Anıtı, şehrin görülmesi gereken eserlerinden. Fransız Kilisesi, Alman Kilisesi ve Konser Evi’nin çevrelediği Gendarmenmarkt, Berlin’in en ihtişamlı meydanı.

Tarihi sokaklarda yürümek isteyen, asırlık binalar görmek isteyen bir gezgin iseniz, Berlin size çok fazla bir olanak sunmuyor. Ama eğer derseniz ki, “Ben Berlin Duvarı’nın, bir o tarafına, bir bu tarafına geçeceğim; saatlerce duvara bakıp, 2. Dünya Savaşı’nda ölen milyonlarca insanı, Soğuk Savaş’ı, Demir Perde’yi, Nazizm’i, Komünizm’i, Stasi’yi, KGB’yi yani kısacası 20. Yüzyılı düşüneceğim”; Berlin’e gidin. Mutlaka gidin!