Bu yazımızı okurken, özel müziğini de dinlemenizi tavsiye ederiz…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Enver ŞENGÜL

Enver ŞENGÜL

Bugüne kadar yaptığım hiçbir yolculuğumda bu kadar kısa zamana, bu kadar çok heyecan sığmamıştı.

Baştan sona bir macera filmini andıran ve Gaziantep şehir merkezindeki otelimizden sabah saat 08.30’da başlayıp, Halep’te devam edip, aynı günün akşamı saat 21.30 da İstanbul Atatürk Hava Limanı’nda sona eren yolculuğumuzun kısa ama son derece heyecanlı ve tempolu hikâyesiydi bu gezi.

Neden mi böyle bir yolculuğa karar vermiştik.

Yol arkadaşım Celal Acar ile birlikte Gaziantep’e gitmişken ve hatırlı dostlarımız varken, Kilis Valiliği’nin özel mektubuyla günü birliğine de olsa Halep’i görüp dönmeseydik ayıp olmaz mıydı?

Gaziantep- Kilis arası 60 km. Bir o kadar da oradan ötesi. Yani yaklaşık 150 km sonra masalların ve efsanelerin kenti Halep’te olmak vardı.

Planımız gayet basitti.

Hızlı bir gezi ile Halep’in o ünlü, üç bin yıl öncesine dayanan kalesini görüp, bir kısmı Osmanlı döneminde yapılan Kapalı Çarşısında kısa bir alışveriş yapıp, Büyük Emeviye Camii’ndeki Hz.Zekeriya’nın türbesi ile Mimar Sinan’ın ilk eseri olan Hüsrevpaşa Camisi’ni ziyaret edip, Halep’in o ünlü mutfağını da tattıktan sonra, akşam saatlerinde rahatlıkla Gaziantep’e ve uçağımıza yetişecektik.

Oysa evdeki hesabın çarşıya uymayacağını Gaziantep- Kilis karayolunda hızlı giden aracımızın radara yakalanması ve 110 Ytl. ceza ödememizle daha o an anlamalıydık.

Gaziantep’ten Kilis’e kadar bize aracı ile eşlik eden ve ötesinde de bizden ayrılmayan yol arkadaşımız ve dostumuz 60 yaşındaki Tahsin Kanevetçi, esprileri ile ödediğimiz cezanın stresini kısa sürede üzerimizden attırsa da, aracımızı bıraktığımız Kilis’te, Kilis Belediyesi’nin, az Arapça bilen şoförüyle bize tahsis ettiği ticari Mercedes taksiye bindiğimizde espriler kısa sürede kaygıya dönüşmeye başlamıştı.

Bize tahsis edilen araç sanırım 1960’ların büyük kasa bir Mercedes’iydi. Tozlar içindeki deri kaplı koltuklarına gömülüp terlemeye başladığımızda bizi gerçekten çok maceralı bir yolculuğun beklediğini az çok tahmin etmeye başlamıştık.

Oysa bu maceranın çok daha ileri boyutlara ulaşacağını Suriye topraklarına geçeceğimiz Öncüpınar sınır kapısında daha derinden yaşadık.

Bir gün önce Halep Valiliği’nin bize verdiği özel giriş belgesi olan sarı zarflarını sevinçle elimize aldığımızda aslında bu zarfların bize böyle bir macera yaşatacağını asla aklımızdan geçirmemiştik.

Bu sarı zarflar, Kilis Valiliği ile Halep Valiliği arasında imzalanan bir protokol sonucu veriliyordu. Pasaportunda Suriye damgası yemek istemeyenler daha çok bu yöntemi kullanıyordu. Çünkü bu damgayı yemek Avrupa ülkelerine giriş yapmak isteyenlerin vize almada büyük zorluklarla karşılaşması demekti.

Evet, ilk şaşkınlığımızı hemen girişinde Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın dev resimlerinin asılı olduğu Öncüpınar Sınır kapısının Suriye bölümünde yaşadık. Arapça bilen şoförümüzün özel ilişkileri sayesinde giriş onayımız alınırken yapılan uyarı ile aslında o an içeri girmeyip kapıdan geri dönmeliydik.

Pos bıyıklı Suriyeli gümrük görevlisi, geri dönüş için de Halep Valiliği’nden aynı mektubun cevabını almamız gerektiğini yoksa geri çıkamayacağımızı hatırlattığında 3 arkadaş şaşkınlıkla birbirimize baktığımızı hatırlıyorum.

Üstelik resmi dairelerin saat 15.30’da kapanacağı uyarısını da son anda yaptı kapıdaki kırmızı apoletli görevli.

Eyvah!

Bu özel mektubu Türkiye’de bile özel dostların araya girmesi ile bir gün sonra ancak alabilmiştik. Üstelik ne Kilis Valiliği’nde, ne mektuplarımızın hazırlandığı Emniyet Müdürlüğü’nde, ne de bize araç ve görevli şoför tahsis eden Kilis Belediyesi’nde bize böyle bir hatırlatma yapılmıştı.

Ya Suriyeli görevli de son anda bu uyarıyı yapmasaydı halimiz ne olacaktı?

Neyse gözümüzü karartıp Suriye’ye girişimizi yaptık.

İlk işimiz öğlen olmadan Kilis Valiliği’ne varıp dönüş mektubumuzu almak olacaktı. Öğleden sonra da programımızı uygulayacaktık.

50 km sonra hayallerimde büyütüp süslediğim “Doğunun Kraliçesi” Halep’teydik.

Nüfusunun 3 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Son derece kalabalık, trafiği yoğun ve düzensiz bir şehir karşılıyor bizi. Aracımızı kenar mahallelerden bir otoparka bırakıp bir taksi ile hızla Halep Valiliği’ne giderken mektuba yapıştırılacak Tahsin ağabeyin fotoğrafının olmadığını anlıyoruz.

Eyvah ki eyvah!!

Valilikten önce hızla bir fotoğrafçı arıyoruz. Halep’te dil bilmeden fotoğrafçı bulmak ne kadar da zor. Şoförümüz Hasan’ın el işaretleri ile birlikte “suret” diye diye güç bela ara bir sokakta fotoğrafçı bulup Tahsin ağabeyin fotoğrafını çektiriyoruz. Saat 11.30’u geçiyor. Öğlen tatili başlamadan Valiliğe yetişiyoruz. İlgili büroyu buluyoruz. Görevli memur bize ikinci şokumuzu yaşatıyor. Türkçe yazılan bu mektubun yeminli tercüman tarafından Arapçaya çevrilip onaylanması gerek. En yakın yeminli tercüman da Halep’in diğer ucunda. Şoförümüz siz şu kahvede oturun ben halledip gelirim diyor. Şoförde cep telefonu yok. Birbirimizi kaybetsek bir daha bulamayacağız. Başka çare de yok, şoförümüzü saat 13.30’da Valiliğin girişinde görüşmek dileğiyle yolluyoruz.

Artık sayılı dakikalar başlıyor.

Saat 12.00 ve bir buçuk saatlik bir zamanımız var. Bu ara fotoğraf makinem de elimde. Bir yandan koşturuyor diğer yandan fotoğraf çekmeye çalışıyorum.

Hava olağanüstü sıcak. Tahsin ağabeyin ayağında nasır var ve fazla yürüyemiyor. Onu bir kahvehaneye bırakıp Celal ile en azından yakın çevreyi keşfe çıkıyoruz.

Valilik binası, şehrin tam göbeğindeki yüksek tepe üzerinde kurulu bulunan Halep Kalesi’nin tam eteğinde.

Kale, gerçekten muhteşem. Kendimi üç bin yıl öncesinin tarih sayfaları arasında hissediyorum. Bugüne kadar hiç bu kadar muhteşem bir kale görmemiştim. Çok geniş bir alana ve yüksek bir tepeye kurulmuş. Çok yüksek surları var, etrafı derin hendeklerle çevrili. Giriş kapısı ve ana burçları insanı etkileyecek görkemde.

Celal ile ana kapıya yöneliyoruz. Geniş merdivenlerini çıkıp ana kapının muhteşem taş işlemelerinden içeri süzüldüğümüzde bir başka sürpriz karşılıyor bizi. Kalenin giriş görevlisi yukarıda restorasyon olduğunu ve çıkışın yasak olduğunu sert ifadelerle bize anlatmaya çalışıyor. İşaretlerle “bari şuradan bir fotoğraf çekeyim” diyorum, kendimi acındırarak. Sertlik dozunu arttırarak hemen dışarı çıkmamızı istiyor. O mekânın fotoğrafını çekmek için içim gidiyor ama demokrasinin olmadığı bir ülkedeyiz. Korkudan çekemiyorum ve çıkıyoruz.

Kalenin geçmişi 3 bin yıl öncesine dayanıyor. Yüzyıllar içinde bir Hitit tapınağından görkemli ve zapt edilmez bir kaleye dönüştürülmüş. Bütün Mezopotamya uygarlıklarının gelip geçtiği bu kale, daha sonra Selçukluların ve Osmanlıların olmuş. Kenarına hendekler kazılmış. Hendeklere suyun nereden verildiği hala bir muamma. İçinde timsahlar yüzermiş. Kale insanı masalların, efsanelerin tam ortasına itiyor sanki.

“Sadece bu kaleyi görmek için bile Halep’e gelinir” diyorum yol arkadaşım Celal’e. Ama ne yazık ki kalenin kapısına kadar gidip içini göremiyoruz. Ünlü kral odasını, camisini, hamamını, suyollarını, amfi tiyatrosunu ve zindanlarını göremeden öyle uzaktan baka kalıyoruz.

Zaman hızla geçiyor ve kaleden inip hızla Tahsin ağabeyin bizi beklediği kahveye gidiyoruz.

Saat 13.30. Doğrusu şoförümüzün çeviriyi yaptırıp yetişebileceğine hiç ihtimal vermiyorum. Halep Valiliği’nin kapısından içeri girince yanıldığımı görüyorum. Şoförümüz çeviriyi yaptırıp gelmiş. İlgili büroya gidip çeviriyle birlikte Tahsin ağabeyin fotoğraflarını veriyoruz. Adam esmer, bıyıklı ve uzun boylu, bizim kenar mahalle esnafını andıran bir tip. Arapça bir şeyler anlatıyor şoförümüze. Bugün yetişmeyeceğini yarın sabah gelip almamızı istiyormuş. Hemen tepki gösteriyoruz. Akşam Gaziantep’ten uçağımızın kalkacağını ve mutlaka gitmemiz gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. Adeta adama yalvarıyoruz. Adam bize acıyor. “Peki, yetiştirmeye çalışacağım, şimdi gidin ve saat 15.00’te gelip mektubunuzu alın” diyor.

Çıkıyoruz ama içimizdeki kuşku büyük. Ya yetişmezse! Çünkü mektubu aralarında Halep Valisi ve Emniyet Müdürü’nün de olduğu birçok kişinin imzalaması gerekiyor. Biri yerinde yoksa ve imza eksik olursa bir gün sonraya kalacağız.

Yapacak bir şey yok.

Çıkıyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Güya Halep’e gezmeye geldik. Yine de Valiliğe çok yakın olan Halep Çarşısı’na girme fırsatı buluyoruz. Çarşı değil labirent sanki. Yine tarihi filmlerin sahnesi içindeyiz veya bin bir gece masallarının tam ortasında. Rengârenk Halep işi kumaşçılar, baharatçılar, dokumacılar ve ibrikçilerin olduğu çarşının renkleri arasında kayboluyoruz. İki metre boyundaki gümüş işlemeli ibriklere hayran kalıyoruz.

Allahtan Mimar Sinan’ın ilk eseri Hüsrevpaşa Camii yolumuzun üzerinde. Hızla onun içine giriyoruz. Elim makinemin deklanşöründe, zamanımız dar ve gördüğüm her ayrıntıyı çekmeye çalışıyorum. Sinan’ın zirve eseri Selimiye’nin yüzlerce kare fotoğrafını çekmiş olan ben, ilk eseri karşısında da heyecanlanıyorum. Sinan’ın cami mimarisinde kat ettiği muhteşem gelişmeye de büyük hayranlık duymadan edemiyorum.

Saat 15.00 olmadan gelip Valilikteki büronun ahşap sandalyelerinde oturuyoruz.

Resmi daireler Suriye Baas rejiminin tüm özelliklerini yansıtıyor. Yine her taraf Beşar Esad’ın resim ve posterleri ile dolu. Valilik binası, yüksek salonları ve odaları bulunan büyükçe bir yapı. Uzun koridorlarda ellerinde dosyalar koşturanlar var.

İşimizle ilgilenen görevli masasında değil. Bizim dosyayı tamamlamak için çıktığını sanıyoruz. Döndüğünde elindeki dosyaları masaya bırakıyor. Seviniyoruz. Oysa yanılmışız. Vali toplantıda olduğu için mektubumuzu imzalamamış. Toplantının bitmek üzere olduğunu ümit ediyormuş. Tam yarım saatlik bir zamanımız var. 15.30’da mesai bitiyor. Saat 15.10 hiçbir haber yok. Yalvarıyoruz adama bir baktırması için. Arapça bir telefon trafiği başlıyor. Görevli aksak bir hizmetliyi dosyayı almaya yolluyor. Adamın o haliyle dosyayı alıp gelmesi bize saatler gibi geliyor. Vali imzalamış, adam dosyalar koltuğunda geliyor. Fotoğraflarımız kesilip mektuba yapıştırılıyor. Bitti diye sevinirken, adam son bir imzanın eksik kaldığını ve bunu elden imzalatmamızı istiyor. Yoksa yetişmesi mümkün değil. Şoförle dosyaları kapıp bir kat yukarı çıkıyoruz. Mektupların fotokopileri gerekiyor yalvar yakar onları küçük bir ofiste çektiriyoruz. Yüksek kapılı ve üzerinde Arapça yazıların olduğu bir odanın karşısında duruyoruz. İçerideki adam mektupları imzalasa iş bitecek. Hizmetlisi dosyayı içeriye ve yığınla bekleyen dosyaların en altına bırakıp çıkıyor. Arapça, adamın önünde çok dosyanın olduğunu, yetişmeyeceğini, sabah gelip almamızı istiyor. Yine şaşırıyoruz. Ben içeri girip yetkiliye durumumuzu anlatmak istiyorum. Şoförümüz Hasan’ın Arapçası yetersiz. İmdadımıza koridorda bir genç adam yetişiyor. Halepli olan ama Gaziantep’te üniversite okuyan bir öğrenciymiş, Durumu ona anlatıyoruz, o da görevliye… Gerekirse bizimle içerideki yetkiliye durumu anlatabileceğini söylüyor. Son 5 dakikadayız. Hizmetli tekrar içeri giriyor ve yazımızı imzalatıp çıkıyor.

Derin bir nefes alıyoruz.

Koşa koşa bir alt kata inip dosyayı görevliye veriyoruz. O mühürleyip sarı zarflara koyuyor ve zarfların üzerini mühürleyip bize veriyor.

Saatime bakıyorum tam 15.30… Dakikası dakikasına mektuplarımız yetişiyor ve alıp Valilikten çıktığımızda kuş gibi uçuyorum. Bizi kahvede merakla bekleyen Celal ile Tahsin ağabeyin yanına sevinçle giderken, bu kısa ama maceralı yolculuğumuzda daha büyük sorunlarla karşılaşacağımızın farkında bile değiliz.

Halep Valiliği’nden dönüş mektubu alacağız diye zaten dar olan zamanımızın büyük bir bölümü geçiyor.

Hemen ne yapmamız gerektiğini planlıyoruz.

Zamanımız uygun gibi gözüküyor. Yine yolumuzun üzerindeki Halep Çarşısı’na dalıyoruz. Birkaç hediye alalım bari. Kapalı çarşıda yüzlerce irili ufaklı dükkân. Arkadaşlar hediye alma peşinde ben de fotoğraf çekme telaşındayım. Bir süre gideceğimiz yöne doğru yürüyoruz. Eşe dosta verilecek hediyeler alıyoruz. Halep işi takılar ve kumaşlar olağanüstü güzel. Bunlardan alıyoruz.

Bu saate kadar koşturmaktan ağzımıza bir lokma koymamışız. Güya Halep’in o ünlü mutfağını tadacaktık. Şoförümüz Hasan bizi otantik Halep lokantalarından birine götürüyor. İki katlı ve iç içe geçmiş masalardan oluşan bir yer burası. Üst katı eski Halep fotoğrafları ile dolu, değişik isimleri olan ve ızgara ağırlıklı siparişler veriyoruz. Ekmekleri ve etleri çok lezzetli. Sofrada çeşitli baharatlar da var. Taslar içinde ayranlar geliyor. Üzerine çaylarımızı da içtikten sonra çıkıyoruz. Saat 17.10, bir aksama olmazsa en geç 19.30’da Gaziantep’teyiz ve 20.00’deki uçağımıza rahatlıkla yetişeceğiz.

Tabiî ki bir aksama olmazsa…

Arabamıza binip Halep’i doğru dürüst gezmeden dönüş yolumuza başlıyoruz.

Ancak arabanın camından bir iki fotoğraf çekmeye çalışıyorum.

Bütün çelişkilerin iç içe yaşandığı bir şehir burası.

Tarih ile bugün, modern ile ortaçağ ilişkileri hep bir arada.

Şehir dışına doğru çıkarken son derece modern villalarla, toprak damlı evleri yan yana görüyoruz. Yüksek binalar ve ilginç mimaride camiler var.

Şam’dan sonra Suriye’nin ikinci büyük şehri olan Halep, Arapça ve birçok Sami dilinde “Süt veren” anlamına geliyor.

Evet, çok zamanımızın olduğunu sanıyoruz ve yanılıyoruz. Çünkü bizi yok pahasına o 1960’lardan kalma tozlu Mercedes’iyle Halep’e götüren şoförümüz Hasan’ın et ve bezin kaçakçısı olduğunu bilmiyoruz.

Dönüşte kaçak et ve benzin götürme hesapları içinde. Ana yoldan aniden çıkarak. önce tozlu yolları olan bir köye gidiyoruz. Bizi bırakıp ortadan kayboluyor. 15-20 dakika gelmiyor. Yine telaşlanmaya başlıyoruz. Geldiğinde de poşetlere sarılı koca et parçalarını arabanın geniş bagajına yerleştiriyor. Kızıyoruz ve geç kalacağımızı söylüyoruz. “Merak etmeyin” diyor. “Sizi yetiştiririm.”

Yine asfalta çıkıp yola devam ediyoruz. Bu kez içinden yolun geçtiği bir köyün ara sokağındaki ilkel benzinlikte duruyoruz. “Benzin alacağım” diyor.

Hayatımda bu kadar uzun süre benzin alındığına da orada tanık oluyorum. Dakikalar sürüyor ve depo bir türlü dolmuyor. Kafamızı uzatıp nedenini soruyoruz. “Pompa arızalı az akıtıyor bu nedenle henüz dolmadı” diyor. Deponun girişinin olduğu aracın sağ tekerinin altına bir taş koyulup araç yükseltiliyor ve buna bir anlam veremiyoruz. 20 dakika da burada geçiyor ve hala deponun dolacağı yok. Sinirlenip araçtan çıkıyorum. Haydi, geç kalıyoruz, bak telefonla Valiliği arayacağım diyorum. Şoför gerçekten sinirlendiğimi anlayınca depoyu tam doldurmaktan vazgeçiyor.

Hızla yola devam ediyoruz. Sınır kapısına geldiğimizde benzinlikte uzun süre beklememizin nedeni anlaşılıyor. Pala bıyıklı, kelli felli bir Suriyeli gümrük görevlisi aracımızı kuyruktan çıkarıp arama bölümüne götürüyor. Şoförümüz Hasan’ın bu konuda sicilinin bozuk olduğunu anlıyoruz, suçsuzmuş gibi elindeki evraklarla fırlıyor. Uzakta aralarında ciddi bir tartışma başlıyor.

Eyvah, ciddi ve önemli bir sorunla karşı karşıyayız.

Ellerinde tornavidalarla gelip bagajı boşaltıp, zeminindeki sacı söktüklerinde altından devasa bir gizli depo çıkıyor.

Şoförümüz bagajın altına son derece büyük gizli bir depo yaptırmış, kaçak benzini buruyu dolduruyormuş. O nedenle deponun dolması o kadar uzun sürmüş.

Gümrük görevlisi Arapça bağırıp çağırıyor. Sadece eliyle kurşuna dizme işaretini anlıyoruz. Hasan’ı kapalı bir binanın içine götürüyorlar. Götürürken de bize bakıp bir şeyler konuşuyorlar.

Neye uğradığımızı şaşırıyoruz. Kapıdan çıkmamızı sağlayacak olan Halep Valiliği’nin mektubu da diğer evrakların arasında gidiyor.

Saate bakıyorum 18.00’i geçiyor.

Buraya takılmamız bütün planlarımızı bozuyor. Yine ben panikliyorum. Celal hala çok rahat. Umurunda değil buralara takılıp kalmamız. Tahsin ağabey de öyle. Halimize gülüp duruyorlar. Benim aklım 20.30’daki uçakta ve biz hala Suriye gümrüğündeyiz.

Artık çaresiz durumdayız. Silahlı gümrük görevlileri aracımızda oturmamızı işaret ediyorlar. Bir ara bizi de kaçakçı sanıp içeri tıkacaklar diye korkuyoruz.

10 dakika kadar zaman geçiyor. Bu süre bana saatler gibi geliyor. Nihayet şoförümüz Hasan elinde evraklarla kapıda gözüküyor. Derin bir nefes alıyoruz. Yüklü bir rüşvet verip serbest kaldığını sinirli bir şekilde anlatıyor bize. Kızmamasını para desteği yapabileceğimizi ve bir an evvel bizi Türkiye’ye geçirmesini istiyoruz.

Suriye kapısından nihayet çıkıp Türk kapısına doğru yöneliyoruz. Değerini şimdi çok iyi anladığımız ülkemiz karşıda gözüküyor. Bayrağımız dalgalanıyor. Bir anda mutluluk kaplıyor içimizi.

Ama aksiliklerin Öncüpınar sınır kapısında da peşimizi bırakmayacağını ve gün içinde yaşadığımız streslerden birini burada yaşayacağımızı henüz bilmiyoruz.

Şoförümüz Hasan, çok sinirli. Bu sinirle Suriye’den çıkıp Türk sınır kapısına yaklaşıyoruz. Burada da uzunca bir kuyruk var. O sinirle kuyruğu sollayıp en öne geçiyor şoförümüz. Karşısına çıkan görevliye de bağırarak konuşuyor üstelik. “Misafirlerimi uçağa yetiştireceğim”

Sen misin görevliye bağırarak konuşmak. Tam ters birine çatıyor muyuz? Adam şoförden sinirli ve bize kızmaya başlıyor. Onun derdi değilmiş uçağa yetişmemiz. Madem öyle erken gelmeliymişiz falan…

Aracımızı kenara çekiyorlar, evraklarımıza bakılıp bir kaşe basılacak. Adam ısrarla basmıyor. Peşinde dolaşıyoruz, adeta yalvarıyoruz. Tüm yaşadıklarımızın adam farkında değil ve o telaşla anlatamıyoruz. Zaman hızla geçiyor, bir gözüm saatte. 15 dakika ötemizdeki Kilis Valiliği Özel Kalem Müdürü tanıdık onu mu arasak ne, bir başka arabayla gelip bizi aldırsa. Görevli polislerden birine gidiyorum. Kendimi tanıtıp yardım rica ediyorum. Polisle bir yerlerden ortak tanıdıklarımız çıkıyor ve onun devreye girmesi ile gümrük görevlisini bulup evraklarımızı kaşeletiyoruz. Güç bela Türkiye’ye geçiyoruz. Müthiş bir duygu, kendimi kuş gibi özgür hissediyorum.

Saatimiz 18.30’u geçmiş durumda. Kilis’e uğrayıp, başımıza bunca sorunları açan şoförümüz Hasan’a kızgın bir şekilde veda edip, külüstür Mercedes’ten kendi arabamıza geçiyoruz. Zaman kaybetmeden arabamızla radarı bile umursamadan son süratle Gaziantep yolunu tutuyoruz. Tahsin ağabey hem bizi güldürerek rahatlatmaya çalışıyor hem de hiç hız kesmeden bizi uçağa yetiştirmeye çalışıyor.

Sözünde de duruyor ve saat tam 19.35’te havaalanındayız. Uçağa yetiştik, işlemlerimizi hızla tamamlayıp uçağa geçip koltuklarımızda oturuyor ve derin bir nefes alıyoruz.

Tam maceralı günün stresinden biraz uzaklaştık ki uçağın sol tarafındaki motorunda elektrik kontağına benzer bir patlama ile birlikte bir alev yanıp sönüyor. Uçağın elektrikleri bir anda kesiliyor ve karanlıkta kalıyoruz. Neler oluyor? Birazdan yanımdaki koltukta oturacak bayan bu patlamayı görmüş panik içinde uçaktan inip gitmeyi düşünüyor. Korkuyoruz sahiden. Hiçbir açıklama yapılmıyor ve yarım saat kadar öylece bekliyoruz.

Elektrikler geliyor ve bir arıza olduğu ve onarıldığı, uçağın kalkacağı söyleniyor. Acaba vazgeçsek mi? Sabahtan beri yaşadıklarımızı düşünüyorum. Art arda aksilikler burada da peşimizi bırakmıyor. Motorda ciddi bir arıza olduğunu düşünüyorum, ama uçak kalkacak. Celal hala çok rahat, dünya umurunda değil. Ona bakıp sinirle karışık gülüyorum.

Yanımdaki bayanın korku dolu konuşmaları ile birlikte uçak havalanıyor. Gözümüz uçağın penceresinden patlamaların olduğu motordan ayrılmıyor. Tekrar olur mu öyle bir şey? Düşer miyiz?

Motora bir şey olmuyor ama uçakta farklı titreşim ve anormal hareketlerin olduğunu hissediyorum. Herkes gergin ve bir şeyler olacakmış gibi bakıyor. Rotamız değişiyor bunu monitördeki haritadan fark ediyoruz. Tanrım! Neler oluyor?

Nihayet kaptan pilotumuz bir açıklama yapıyor. Gaziantep- Ankara rotasında ciddi türbülans olduğundan Mersin üzerinden yolumuza devam edecekmişiz.

Türbülans… Çok duyduğum ama hiç yaşamadığımız bir hava olayı. İyi ki yolumuzu değiştirmişiz. Ya değiştirmeseydik ne olurdu? Çünkü bu yolda da türbülansa yakalanıyoruz. Dışarıda şiddetli fırtına mı var ne? Uçakta ciddi sarsılmalar oluyor. Aniden düşüp yükseliyoruz. Bu sarsıntıya uçak nasıl dayanıyor? Kanatlar nasıl kopmuyor şaşıyoruz. Uçakta her kes koltuklarına yapışmış bu sarsıntıların bir an evvel geçmesini bekliyor. Şiddetli sarsıntıların arasına uçak motorunun arızası korkusu karışıyor. Saate bakıyorum yol da bir türlü bitmiyor. Saniyeler bize saat gibi geliyor.

Bu ne maceralı yolculuk diye düşünüyorum bir kez daha.

Sahiden bu kadar az bir zamana bu kadar yoğun tempo, macera, aksilik, gerginlik, şanssızlık sığabilir mi?

Yarım saat kadar gökyüzünde ecel terleri döküyoruz. Sarsıntılar yavaş yavaş azalıyor ve İstanbul’un ışıkları ile birlikte normale dönüyoruz. Uçağımız ininceye kadar hala çok tedirginim. Bu kadar aksiliğin ardı ardına geldiği günümüzün finali sanki çok daha kötü noktalanacakmış gibi gelmeye başlamıştı bana.

Bu kez korktuğumuz başıma gelmiyor uçağımızın tekerleği sorunsuz bir şekilde toprakla buluşuyor.

Uçaktan inip havaalanına doğru yürürken Celal’ile göz göze geliyoruz, buruk bir tebessümün ardından kahkahalar patlatıyoruz kimselere aldırmadan.

“Sahi” diyorum Celal’e bağırarak

“Bu gün yaşadıklarımız gerçek miydi?”

“Bu gün olup biten her şeyi gerçekten yaşadık mı?”

***

Şimdi her Halep sözü duyunca bu macera ve gerilim dolu 13 saatlik yolculuğum aklıma gelir. Ve hep içten içe gülerim.

Yine fırsatını bulursam ve böylesine bir gerginlik yaşayacağımı bilsem de “Doğu’nun Kraliçesi” ni bir kez daha görmeye giderim.