Bu yazımızı okurken, özel müziğini de dinlemenizi tavsiye ederiz… 

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Timuçin HAN

Timuçin HAN

Bu sefer rotamız efsaneler diyarı Kaz Dağları. İzmir’de yaşayan biri olarak çok uzağımda olmamasına rağmen tam anlamıyla gezemediğim bu yer ile kucaklaşmama çok az kalmıştı. Daha önce hiç görmediğim bir yeri gezecek olmak beni her zaman heyecanlandırmıştır ve bu heyecanın mutlaka olması gerektiğine inanıyorum. Fakat bendeki bu heyecan bu sefer biraz farklıydı… Bu yazım sizlere Kaz Dağları’nı anlatacağım bir gezi yazısı değil, yaşadıklarımı ve hissettiklerimi aktaracağım bir gezi anısı olacak bu kez…

Yolculuğumuz 27-29 Ekim 2007 tarihleri arasında oldu ve ben yazımı arayı çok uzatmadan Kasım – 2007 başlarında yazıyorum. Neden bu tarihleri verdiğime gelince… Bu yazıyı belki yazılışından birkaç yıl sonra okuyacaksınız, belki de daha fazla bir süre sonra… İçinde bulunduğumuz tarihte ise Kaz Dağları, altın sevdasına zarar görmeye, yok edilmeye mahkum edilmeye çalışılıyor. Bu satırlarım aslında geleceğe bir mektup. Eğer bulunduğunuz tarih itibariyle Kaz Dağları’ndaki bu haince çalışmalar durdurulmuş ve altın avcıları burayı terk etmişse emin olun bu yazı, sizin için daha keyifli bir hale bürünecek… Yok durum yine pek farklı değilse, ne efsaneler ne de tarih bu kötülükleri affetmeyecek…

KAMP HAZIRLIKLARI

Kaz Dağları’na ilk kez gidiyor olmanın heyecanının yanı sıra itiraf edeyim ilk kez kamp yapacak olmanın da bir heyecanı vardı üzerimde. Bugüne kadar tüm gezilerimde otel, pansiyon vb. konaklamalar kullandığım için kamp yapmak benim için büyük bir soru işaretiydi. Adın gezgin de olsa fotogezgin’de olsa doğa içinde yaşamadığın tecrübelerin illaki olacak diye düşünüp kendimi teselli etmeye çalıştım. Kamptan kaç kaç nereye kadar? Hep otel hep pansiyon olmaz ki, bir gün Kaz Dağları’nda köşeye sıkıştırırlar adamı böyle işte 🙂 Şaka bir tarafa çadırım, uyku tulumum, sırt çantam her şeyi hazırlamış buluşma saatine hazırdım.

Kaz Dağları’na sevgili Melih Eriş  ile birlikte gidiyorduk. Bu yolculuğumuz Land Rover kullanıcılarının Kaz Dağları buluşması olacaktı. İzmir, İstanbul, Ankara ve Bursa’dan gelecek katılımcılarla birlikte güzel bir kamp programı yapılmıştı. Kısa adı LROT olan Land Rover Owner Türkiye ve kısa adı İZDOFF olan İzmir Doğa Sporları ve Offroad Derneği üyesi 19 araçlık bir kafile ile bir arada olacaktık. İzmir’den katılacak olan 7 araç Çiğli’de buluşarak yola çıktık. Diğer illerden gelecek olan üyeler ile buluşma noktamız Edremit’di. Ağır bir seyirle kahvaltı molası vereceğimiz Menemen’e doğru ilerlemeye başladık. Sabah sohbetimizi ve kahvaltımızı etmek üzere Sakıpağa Süt Evi’nde mola verdik ve Ayvalık tostlarına lezzet testi uyguladık 🙂 Kahvaltının ardından buluşma noktamız olan Edremit’e kadar yolculuğumuz devam etti. Diğer illerden gelen üyelerle de buluştuktan sonra alışveriş molası verildi ve 3 gün boyunca şehirden iletişimimiz kesileceği için sıkı bir yiyecek – içecek stoku yapmak kaçınılmazdı.

Rehber bizim aracımızda olacağı için konvoyun önünde biz yol alıyorduk. Araçların çoğunda telsiz olduğu için sanki herkes tek araçtaymışçasına yakın bir iletişim vardı. Bundan büyük keyif almıştım. Yol boyunca telsizden yapılan hatırlatmalar, bilgilendirmeler yolculuğu daha da eğlenceli hale getiriyordu.

Kaz Dağları’nda özel izin gerektiren bölgelerde yol alacaktık ve oldukça yükseğe çıkacaktık. Grup içinde görev dağılımı yapılmış ve Melih, bölgeye de hakim olmasından dolayı bu organizasyonu o gerçekleştirmişti. Önceden izinler alınmış, bilgilendirmeler yapılmıştı. Artık geriye tek eksik yolda bizi bekleyen rehberimizi almaktı.

Rehberimiz çocukluğundan itibaren bu bölgeyi iyi bilen ve yıllarını burada geçirmiş İbrahim Bey’di. Onun ne denli Kaz Dağları uzmanı olduğunu Melih’den daha önce duymuştum fakat gözünle görmek demek bu olsa gerek.. Kampın ilerleyen günlerinde zaten konuyu kendinizde test etmiş ve onaylamış oluyorsunuz 🙂

Rehber İbrahim’i Akçay’da ışıklardan aldık. Artık kadro da eksik kalmamıştı, direksiyonda Melih, yanda Rehber İbrahim, arkada elimiz deklanşörde Ben…  Ayvacık yolu, Uzun Alan bölgesinden girdik kaz dağlarına. Asfalta veda ettiğimiz noktadan sonra, gökyüzünün mavisi ile yeşilin her tonunun olduğu bir tuvale düşer gibiydim. Biz yükseldikçe gittiğimiz yollarda daralmaya ve bozulmaya başlıyordu, taşlar, kayalar, devrilmiş ağaçlar. Kaz Dağları ile kucaklaşmanın verdiği heyecan, o ana kadar bir off-road grubunun içinde olduğumu unutturmuştu bana 🙂 İlk kez bir off-road a katılıyor olmak, ilk kez kamp yapıyor olmanın önüne geçti bir anda. Benim için oldukça eğlenceli ve bir o kadar da adrenalini yüksek saatler başlamıştı bile.

Tuz taşı Bölgesi, Fidanlık ve Şeytan Deresini aştıktan sonra hava kararmadan kamp yapacağımız Fatma Oluk Bölgesi’ne geldik. Oldukça güzel bir bölge burası, buz gibi suyumuz ve geniş düzlük bir alanımız var. Bir kısmımız araçlarımızı çekip çadırları kurmaya başlarken, bazı araçlarımız da düz yoldan kampa inmek yerine zorlayacakları bir inişten kampa gelmeyi tercih etti. Onlar araçlarıyla bozuk inişi zorlarken bende çadırımı zorluyordum 🙂 neyse ki fazla zorlanmadan kurdum, “ya ben akşam bunun içinde mi yatıcam?” sorusunu sormadan da edemiyordum kendime… Hava artık tamamen kararmış, herkes çadırını kurmuş ve kamp alanına yerleşmişti. Masalar, sandalyeler açıldı, gaz ocakları çıktı… İşte o esna da kamp ortamının güzellikleri benim gözüme tek tek takılmaya başladı. Bunlar sürekli kamp yapan kişiler için sıradan şeyler, benim gibi ilk kez kampa katılan biri içinse ciddi bir gözlemdi. Artık kamp alanı büyük bir aile olmuştu çünkü. Çadır kurulurken, araçlardan eşyalar indirilirken sürekli herkes birbirine yardım ediyordu. Eksik olan mutfak gereçleri paylaşılıyor, yapılan yemekler birbirine ikram ediliyor, kısacısı paylaşılıyor… paylaşılıyor… paylaşılıyor… Tıpkı evimizde, ailemizde olduğu gibi. Böylesi bir mesajı çıkartmak inanın çok hoşuma gitmişti, tabii bir de tepemizdeki dolunay 🙂

Yemekler yenildikten sonra yine bir aradaydık, herkes içkisini, içeceğini yanına almış ve bir araya toplanmıştık. Sohbet koyulaşırken, maceralar, anılar havada uçuşurken İzmir’den birlikte geldiğimiz Erdal Abi gitarını aldı eline ve geceyi müzikle süslemeye başladı. Kendisine vokalde Şenol, davul da da Melih eşlik ediyordu… Şimdi kamp tam olmuştu artık… Müzik ve sohbet saatlerce devam etti artık çadıra çekilme vakti gelmişti. Gece soğuk olacaktı ve yıllardır kamp ortamından uzak kaçışımın nedenlerinden biri olan sinüzit ve nefesimi kesen alerjik rinit ile aramada nasıl bir yakınlaşma olacak endişesiyle girdim çadıra. Uyku tulumu ile uyumsuzluğumuz ilk dakikada hata mesajı vermişti zaten, dönmeden nasıl yatılır bunun içinde diye diye uykuya geçmiştim bile.. Soğuk havanın sünizit rahatsızlığımı tetiklemesini beklerken sabah uyandığımda çok rahat ve mutluydum. Hemen attım kendimi çadırdan dışarıya ve güneşin doğuşunu, etrafımdaki çamların kokusunu ve ormanın eşsiz sessizliğini doya doya yaşamak istedim… Fotoğraf makinamı alarak biraz yürüyüşe koyuldum. İnsan nereye bakacağını şaşırıyordu, etrafım yemyeşil, mantarlar, dağ çilekleri, böğürtlenler… Hiç uyanmak istemeyeceğim bir rüyayı görüyor gibiydim. Biraz fotoğraf çektikten sonra döndüm. Kampımızda yine paylaşım başlamış kahvaltı sofraları kurulmuştu. İkinci gecemizde kampı başka bir noktada kuracağımız için, özene bezene kurduğum çadırımı sökmek zorundaydım. Çadırı söktükten sonra Melih ile kahvaltıda Ankara grubunun MKG Abisi, Mustafa Kemal , eşi Canan ve onlarla birlikte gelen Nurhayat’ın sofrasına konuk olduk. Greyfurtlar sıkıldı, sucuklar tavaya atıldı, Hellim peynirleri yağını tavaya bırakmaya başladı… Bunlara pek girmeyeyim okuyucu ahı almak istemiyorum 🙂

Kampın en çok dikkat edilen konularından bir tanesi de doğaya zarar vermemekti. 45 kişilik gruptan küçücük bir kağıt parçası bile kirletmemişti doğayı. Her araç kendi çöpünü torbalarda saklıyor ve bunlar çöp toplama noktalarında yeri geldiği zaman bırakılıyordu. Kamp yerini artık terk ediyor ve yolumuzda ilerlemeye devam ediyorduk. Fatma oluk bölgesinden ayrılıp, uzun oluk, sazak ve yedi kardeşler bölgelerini aşacaktık bugün. Hava kararmadan da Dalak Suyu’nda kampımızı kuracaktık.

Off-road heyecanı çok geçmeden başlamıştı yine. Rehber İbrahim grubun da isteği üzerine zorlu parkurlara giriyor ve araçlar bu alanlardan usta manevralarla geçiyordu. Bir yardımlaşma, bir paylaşmada off-road esnasında yaşanıyordu. Geçişin zor olduğu yerlerde herkesin yardım ve yönlendirmesi ile araçlar tek tek geçiriliyordu, kayalar, çamur yatakları, su birikintileri, şartlar zorluydu. Yine bu esnada öğreniyordum yardımlaşmak off-road için en önemli unsurlarından biriydi yine. Yoldan çıkan yada çamura batan araçların el birliği ile çıkartılması, yolu kapatan engellerin kaldırılması, bunlar mutlaka takım çalışması gerektiriyordu. Off-road bir doğa sporuydu belki ama yardımlaşma ve takım çalışmasının önemi açısından da bence ayrı bir değerdi.

Gün boyu off-road adına keyifli parkurlar aşılırken, milyonlarca ağacın, arasında seyrine doyum olmayan bir yol almaya da devam ediyorduk. Akşam kamp kuracağımız nokta bu kez Dalak Suyu’ydu. Kamp yerine vardıktan sonra havanın kararmasına daha birkaç saat olduğu için grup İbrahim’den zorlu bir parkur daha talep etmişti. Yalnız bu kez her zamankinden daha sert bir rota olduğunu da hatırlatmadan edemedi ve sadece isteyen araçlarla bu parkuru almak daha doğru olur dedi. Ama sadece yol yorgunu 1-2 araç dışında herkes bu parkura da hazırdı. Yaklaşık 7 km uzunluğunda bir yere saptık ve kamp alanımıza yakın bir çıkışı vardı sonrasında. İlk 2 km gerçekten çok zorlu geçti, bazı araçların kalacağını tahmin ediyordum, ama hepsi başarılı bir şekilde ilerlemeye devam ediyordu. Parkurun sertliği zamanında hızlı geçmesine neden oluyordu ve hava karardığında daha bizim 3 km kadar yolumuz vardı. Zorlu ve sert parkurda bu iyi bir mesafe 🙂 Yaklaşık 6. km de oldukça büyük bir ağaç yola devrilmiş ve geçişi kapatmıştı. İlk off-road katılımımda bir bu eksikti onu da gördüm çok şükür 🙂 Geriye dönmek zaten mümkün değildi, ne araçlara manevra yapıp geri çevirecek bir yoldu burası ne de geri geri 6 km gidilecek bir yer 🙂 Tek çarenin ağacın oradan çekilerek kaldırılması olduğuna karar verildi ve işe konuldu. Araçların çoğunun önlerinde vinçler vardı ve ilk etapta halatlarla ağacı üst kısmından çekerek yola kanat şeklinde açmak düşünüldü. Uzun uğraşlarla, emniyet tedbirleri de alınarak halat bağlandı ve çekilmek üzere her şey hazırdı. Vinç çalıştırıldı fakat ağaçta bir dal bile yerinden oynamıyor, tonlarca yük çeken jeep ise patenaj çekip duruyordu. Böyle olmayacaktı ve ağacın parçalanarak kaldırılması tek çözümdü. Böylelikle hem yolu açacak, hem de ormancılara bu ağacın kaldırılması yolunda kıyak yapacaktık. Takım ruhu yine iş başındaydı… Araçlardan baltalar ve testereler çıktı. Yaklaşık çapı 75 cm olan ağaç iki noktasından inceltilmeye çalışıldı ve bu kez vinçler yardımıyla kaldırıldı, biz de yolumuza devam ederek kampa ulaştık.

Dünkü tecrübeden sonra bu kez çadırımı kurmak daha kolaydı benim için. Akşam yemeğinin ardından, yine içeceklerimizi alarak koyu bir sohbete daldık. Uyku vakti geldiğinde çadırımla ve uyku tulumumla daha barışıktım artık.

Sabah olduğunda yine bir gün önceki huzur ve mutlulukla uyandım. Dile kolay, milyonlarca ağacın içinde ve yaklaşık 1500 metrede uyanıyorsun. Bulunduğun yer efsaneler diyarı Kaz Dağları, bin pınarlı İda… Heyecanlanmıyorsan zaten bir terslik vardır 🙂 Yine makinamı alarak kamptan biraz uzaklaşmak, yürümek istedim. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor, hep orada olmak hiç şehre dönmemek istiyor. Kampa dönerken, İzmir’den yine birlikte geldiğimiz Erdal & Hayat çifti kahvaltılarına davet etti beni, güzel bir kahvaltı ve hoş sohbet iki değerli insan…

Kahvaltıdan sonra toplandık ve İbrahim bizi bu kez bir gözetleme kulesine çıkaracaktı. Oraya doğru yola koyulduk. GPS cihazları artık 1500’yi de aştığımızı gösteriyordu, vardığımız yerde hakikaten inanılmaz bir manzara vardı, fakat biraz sis çöktüğü için fotoğraf açısından sıkıntılıydı. Burada biraz fotoğraf molası verdikten sonra, ne yazık ki artık kaz dağlarını terk etme vakti geliyordu.

İstanbul grubu feribota yetişeceği için inişte hiç oyalanma yapmadık, direk iniş bile neredeyse 3 saati bulmuştu. Kaz Dağları’ndan çıkıp Zeytinliğe indiğimizde gözüm arkada kalmıştı. Burada meydanda mola vererek vedalaştık ve herkes evinin rotasına döndü. Melih’in ertesi günü de müsaitti ve bir gün daha kampa devam dedi, ben işe döneceğim için Erdal Abi’lere katılarak İzmir’de doğru rotamızı çevirdik.

KISSADAN HİSSE…

Gezmek, gezgin olmak, farklı kültürleri yaşamak, tanımak fotoğraf çekmek… Bunlar eşsiz keyif benim için, ama doğada olmak daha da başka bir şeymiş…

Kendime kızdım; Her gezimde her rotamda otelde, pansiyonda konaklama yapmayı tercih ettiğim için… Ufak tefek alerjik durumlarımı gözümde büyüterek kamp ve soğuğun bunları tetikleyeceğini düşündüğüm için…

Doğa insanı kucaklıyor, bizi bağrına basıyor. Konakladığınız yer orman da olsa, şehirden daha çok sizi koruyor ve sahip çıkıyor. Eğer ne işim var çadırda, ben yerde yatamam, uyku tulumu da neymiş, üşürüm, aç kalırım diyorsanız, pişman olacağınız günü erkene çekin lütfen. İnanın buna pişman olmayacaksınız…

Doğanın bize, bizim de doğa’ya ihtiyacımız var. Üstelik doğa katleden güçlere karşı kenetlenmemiz gereken bu günlerde…

Sevgiyle kalın…
Timuçin HAN