Bu yazımızı okurken, özel müziğini de dinlemenizi tavsiye ederiz…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Fatih KOCA

Fatih KOCA

Başlarken…

Kuruluş da Kurtuluş kadar destansıydı…Savaşlarla yorgun ve fakir düşmüş topraklarda genç bir cumhuriyet doğuyordu. Anadolu, 20.yüzyılın en büyük dehasının ve yol arkadaşlarının elinde büyük bir özenle yoğruluyordu. Ve bozkırın ortasında küçük bir Anadolu şehrinden “tam teşekküllü” bir başkent yaratılıyordu. Ankara, Cumhuriyet’in simgesi olmuştu. Ekonomik kalkınmasıyla, mimarisiyle, altyapısıyla, sosyal yaşamıyla ve tabii ki kültür – sanat kurumlarıyla…

Sanatı, milletin hayat damarlarından biri olarak görmüştü Ulu Önder. Bu nedenle, zamanın tüm yokluğuna rağmen sanat hiçbir şekilde göz ardı edilmedi. Hedef muasır medeniyetlerin üstüne çıkmaktı ve sanatsız bir medeniyet de elbette düşünülemezdi. Cumhuriyet’in başkenti Ankara, sanata da başkent seçilmişti.

Tiyatro

İlk durağımız, tiyatronun Türkiye’deki en büyük kurumunun, yani Devlet Tiyatroları’nın Genel Müdürlük Binası. Bünyesinde Küçük Tiyatro ve Oda Tiyatrosu’nu da bulunduran bina Ulus’ta İstiklal Caddesi üzerinde, Gençlik Parkı’nın karşısında bulunmakta. Bina, 1927 yılında, devrin büyük mimarı Kemalettin Bey tarafından Vakıf apartmanı olarak yapılır. Ankara’nın konut ihtiyacını karşılamak üzere yapılan ve üst katları genelde devlet memurlarına kiraya verilen bina, Cumhuriyet’in ilk çok katlı toplu konut uygulamalarındandır. Zamanın Ankara’sına göre ihtişamlı bir büyüklüğe sahip olan binadan, 1929 tarihli bir Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde şöyle bahsedilir. “Amerika’nın büyük binalarına verilen gökyaran sıfatını biz de Ankara’mızda şimdilik bu binaya verebiliriz”.

Binanın içinde yoldan geçerken görülebilecek, göz alıcı güzelliğe sahip bir asansör bulunmaktadır. Ayrıca bina girişine yerleştirilen küçük tabelalarda yazıldığına göre Orhan Veli Kanık, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Ankara’nın uzun süre tek portrecisi olarak tanınan Saip Tuna da bu binada bir süre yaşamıştır.

Mimarlar Hocası Kemalettin Bey, yapım sırasında binanın alt katına bir tiyatro salonu yerleştirir. Fakat, Ankara’nın gözünün önündeki salon, uzun süre kimsenin gözüne çarpmaz. Yıllarca kullanılmaz salon , ta ki 27 Aralık 1947’de Küçük Tiyatro adıyla açılana dek. Açılışta, Muhsin Ertuğrul şöyle seslenir Mimar Kemalettin’in Aziz Ruhuna “Üç aydan beri her gün bir defa değil, yirmi defa belki de daha fazla, size Tanrı’dan rahmet dileyerek bu binada dolaşırım”. Bu minnetin nedeni Muhsin Ertuğrul’un bir meslek yerine bir iman olarak gördüğü tiyatroya, yıllar öncesinden bir mabet kazandırmasıdır, Mimar Kemalettin’in.

Küçük Tiyatro’yu 2 Nisan 1948’de açılan Büyük Tiyatro takip eder. 1956’da Oda Tiyatrosu, 1960’da Yeni Sahne, 1964’de Altındağ Tiyatrosu, 1988’de Şinasi Sahnesi, 1990’da İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi açılır. 1995’te Balgat’ta açılan sahneye, Küçük Tiyatro ve Büyük Tiyatro’nun açılış oyunlarını yöneten merhum Mahir Canova’nın adı verilir. 2003’te meşhur Akün Sineması’ndan dönüştürülen Akün Sahnesi açılır. 2006’da Cebeci’deki eski konservatuvar binasının tiyatro sahnesi, Muhsin Ertuğrul Sahnesi adıyla Devlet Tiyatroları’na kazandırılır ve yine 2006’da Devlet Tiyatroları’nın mülkiyeti kendisine ait ilk ve tek sahnesi olan Çayyolu Tiyatrosu perde der Ankaralı tiyatro seyircisine.

Devlet Tiyatroları’nın iki yeni sahneye kavuştuğu 2006 yılı, koskoca bir tarihin yok olmasına da tanıklık eder aynı zamanda. 40 küsur yıllık Yeni Sahne büyük kamuoyu tepkisine rağmen insanoğlunun kazanç hırsına yenik düşer. Ormancılar Derneği’ne bağlı olan binanın yerine iş merkezi yapılmak üzere yıkım kararı alınır ve Yeni Sahne’nin perdeleri bir daha hiç açılmamak üzere kapanır.

Şu an şehrin çeşitli yerlerinde bulunan bu 10 sahnede Ekim ve Mayıs ayları arasında, kendi deyimiyle “hayatı sahneye taşımakta” Ankara Devlet Tiyatroları. Pazartesi günleri, tiyatroların tatil günü. Onun dışındaki günlerde her gün en az 5 oyun değişik sahnelerde sahnelenmekte. Birkaç istisna dışında matineler saat 15.00’de, suareler ise saat 20.00’de başlıyor.

Devlet Tiyatroları’nın geçen sene “Her Ay Her İlde Tiyatro” sloganıyla başlattığı proje kapsamında, oyunlar il il dolaşıyor. Bu sayede, hem Ankara tiyatro seyircisi daha çok oyun izleme imkanı buluyor, hem de Ankara’nın kaliteli oyunları diğer illerdeki seyircilerle buluşturuluyor.

Devlet Tiyatroları oyunlarının, Ankara’daki yıllık seyirci ortalaması 350.000 – 400.000 düzeylerinde. 100.000’in üzerinde faal üyesi olan Internet gişesiyle, bilet alımında sağlanan kolaylık, son birkaç yıldır seyirci sayısında da artışa neden olmuş. Biletler, temsilden 13 gün önce saat 10:00’da satışa sunuluyor ve sunulur sunulmaz Internet gişesinde yoğun bir talep yaşanıyor. Eğer, çok tutulan bir oyuna ön sıralarda bilet almak istiyorsanız , biletler satışa sunulduğu sırada bilgisayarınızın başında olup, gözlerinizi dört açmanız gerek. Benden söylemesi!

Ankara’da, Devlet Tiyatroları’nın yanı sıra, başta bu sene 44.yaşını kutlayan Ankara Sanat Tiyatrosu olmak üzere bir çok özel ve ödenekli tiyatroda da oyun izlemek mümkün. Ankara Deneme Sahnesi, Büyükşehir Belediyesi Başkent Sahnesi, Çağdaş Sanat Tiyatrosu, Çankaya Belediyesi Şehir Tiyatroları, Değişim Atölyesi, Demiryolları Sanat Tiyatrosu, Ekin Tiyatrosu, Mavi Sahne, Oluşum Tiyatrosu, Öteki Tiyatro bunlardan bazıları…

Opera

Devlet Tiyatroları Genel Müdürlük Binası’nı arkaya, Gençlik Parkı’nı da sağ tarafa alıp Kızılay istikametine doğru yaklaşık 5 dakika yürüyüşten sonra Opera Binası’na ulaşılır. Atatürk Bulvarı üzerinde, güzel bir mimariye sahip olan Kültür Bakanlığı Binası’nın karşısında yer alır. Bulunduğu semte adını veren Opera Binası, Cumhuriyet mimarisinin göz bebeklerindendir. Türkiye’nin ve Ankara’nın en estetik yapılarından olan bina; yuvarlak hatları, ufak pencereleri ve baca görünümlü kulesiyle bir gemiyi andırır. Binanın bahçesinde Leyla Gencer, Muhsin Ertuğrul ve Cüneyt Gökçer’in de heykelleri bulunmaktadır.

Cumhuriyet Ankara’sının mimari ve kültürel simgesi olan Opera binasının hikayesi ilginçtir. 1930lu yıllarda yapılması planlanan Sergievi için bir yarışma açılır. 26 proje arasından finale, aynı zamanda Ankara Stadyumu’nun da mimarı olan İtalyan Paolo Vietti Violi ile Şevki Balmumcu’nun eserleri kalır. Violi’nin tasarımının masrafı çok bulununca da Şevki Balmumcu’nun tasarımında karar kılınır. Bina yıllarca Sergievi olarak kullanıldıktan sonra 1947-1948 yıllarında Alman mimar Paul Bonatz tarafından büyük ölçüde değiştirilerek, Tiyatro ve Opera Binası haline getirilir. O sırada hala hayatta olan Şevki Balmumcu’dan izin alınmadan yapılan bu değişikliğin ünlü mimarı ölünceye kadar depresyona soktuğu söylenir. Bu nedenle, bu değişim Türk mimarlık tarihinde kara bir leke olarak anılır.

Ankara Devlet Opera ve Balesi şu anda ana konserlerini Opera Binası’ndaki Opera Sahnesi’nde veriyor. Sahne, Devlet Tiyatroları ile paylaşımlı olarak kullanılmakta. Bir nevi aslında o da oynamakta! Öyle ya, bulunduğu yer bir zamanlar Sergievi’ymiş. Şimdi, haftanın dört günü opera ve bale sahnesiymiş gibi yapıyor, geriye kalan üç günü ise tiyatro sahnesiymiş gibi… Hatta, kendi binası yokken Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası da bu sahneyi bir süre kullanmış. Buradan şu sonuç çıkıyor. Ya Paul Bonatz bir Sergievi’nden bu 4 ayrı sanat dalı için uygun, çok kullanışlı bir sahne yapmış, ya da biz bir yerlerde yanlış yapmışız!

Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin kullandığı ikinci sahne, Operet Sahnesi. İlginç bir tesadüfle, Opera Sahnesi’nin, Sergievi’nden dönüştürülen binada bulunması gibi, Operet Sahnesi de genel anlamda bir sergi evine dönüştürülen bir binada bulunuyor. Sergievi gibi, I.Ulusal Mimarlık döneminin en güzel örneklerinden olan bina, 1927 yılında Türk Ocakları Genel Merkezi olarak yapılmış. Yapımından sonra birçok el değiştirmiş, çeşitli kurumlarca kullanılmış. Görkemli sahnesinde yıllarca tiyatro ve opera temsilleri verilmiş; önemli toplantılara, törenlere ev sahipliği yapmış. İran Şahı Pehlevi’nin Türkiye ziyareti nedeniyle Atatürk’ün direktifleriyle Ahmed Adnan Saygun’un 1 aydan az bir sürede hazırladığı ilk Türk opera yapıtı Özsoy da bu sahnede sergilenmiş. Son olarak, 1980 yılında Devlet Resim Heykel Müzesi olarak düzenlenen bina, Opera semtinde, Atatürk’ün kabrine Anıtkabir’e koyulana kadar ev sahipliği yapan Etnoğrafya Müzesi’nin yanı başında bulunmaktadır.

Ostim’de, 2005 yılında bir gençlik merkezi salonundan dönüştürülerek açılan ve 20. yüzyılın son büyük divasının adı verilen Leyla Gencer Sahnesi, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin kullandığı üçüncü sahne. Burada genelde çocuk operası sahneleniyor.

Çoğu eserin kapalı gişe sergilendiği Opera ve Bale’nin de, Devlet Tiyatroları’nınki ile aynı elden çıkmış bir Internet gişesi var. Seçenek azlığı nedeniyle buradaki “bilet savaşları” tiyatronun Internet gişesindekinden daha çetin geçiyor. Öyle ki, bu sene 16 yıl sonra Ankara seyircisiyle buluşan Kuğu Gölü Balesi’nin biletleri açığa çıktıktan 1-2 saat sonra tükeniyor.

Görüldüğü üzere, Ankara’da opera ve baleye olan talep, koltuk sayısının çok çok üzerinde. Ayrıca, var olan üç sahne de opera ve bale sanatını icra etmek için tasarlanmış sahneler değil. Salonlar yetersiz, en büyük sahne olan Opera Sahnesi bile çoğu eser için küçük kalıyor. Yıllardır yapılması düşlenen yeni Opera Sahnesi ise devletin sanata ve sanatçıya ilgisini bekliyor.

CSO

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın kuruluşu 1826 yılına dayandırılır. Vaka-i Hayriye olarak bilinen Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile birlikte II.Mahmut Mehter Takımı yerine batılı tarzda Mızıka-ı Humayun adlı bir bando kurdurur. Saltanatın kaldırılmasıyla Makam-ı Hilafet Mızıkası adını alan orkestra, Hilafetin kaldırılmasından kısa bir süre sonra da Atatürk’ün emriyle Ankara’ya taşınır. 1932 yılında Milli Savunma Bakanlığı’ndan ayrılan orkestra, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanır ve bu sırada Atatürk, orkestrayı Cumhuriyet tarihinde bir ilk olarak yüce makamının ismini vererek onurlandırır. “Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası“…

Orkestra Binası Talatpaşa Bulvarı üzerinde bulunuyor. Opera Binası’na çok yakın. Binanın yanında Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu, karşısında Gençlik Parkı Lunapark’ı var. 2 saatlik bir konserin ardından ruhunuz dinlenmiş, Nirvana’ya ermiş olarak bina basamaklarından inerken Lunapark’tan gelen “Lay la lay la lay, Ben güneş sen ay, Annem de seviniyor” gibi muhteşem(!) güfteli şarkıların, ya da bir Ankaralı Namık başyapıtının(!) ruhunuzda kısa süreli bir kültür şoku yaratması içten bile değil.

Bina ve orkestra hakkında bilgi almak için CSO’yu ziyaretim sırasında, önce İç Hizmetler Şefi Faruk Kaner ile, sonra Arp Sanatçısı, Orkestra Müdürü Çağatay Akyol ve Keman Sanatçısı, Orkestra Müdür Yardımcısı Özgür Balkız ile iki keyifli sohbet gerçekleştirdim. Aşağıdaki satırları, bu sohbetlerde edindiğim bilgiler ışığında yazıyorum.

CSO’nun şu an kullandığı bina 1935 yılında yapılmış. Üst katı Kara Kuvvetleri’nin güreş salonu, alt katı ise İstatistik Enstitüsü’nün çalışma alanıymış. 1961 yılında orkestra binasına dönüştürülmüş.

Yaklaşık 200 yıllık geçmişiyle, dünyanın en eski beş orkestrasından biri olan ve yine dünyanın en iyi orkestralarından biri olarak gösterilen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, şu an ne yazık ki, kalitesine yakışan bir salonda konser vermemekte. Akustik sorunu, başlıca sorun. Salon, bir orkestraya göre tasarlanmadığı için de, giderilemeyecek bir sorun. Loş aydınlatması ve daracık koltuk araları da cabası.

Emeği geçenlerin(!) hakkını yemeyelim, seneler önce bir tadilat yaşamış orkestra salonu. Ama tadilat sırasında orkestradan ne fikir, ne de onay alınmış. Sonuç olarak, salon eski halinden daha da kötü hale getirilmiş. Bir de yeni orkestra binası projesi var. CSO binasının hemen arkasındaki araziye, orkestraya yakışır yeni bir bina yapmak için ihale açılmış. 1983 yılında… 24 yıl olmuş, hala temeli atılıyor. Güzel yurdumdan inşaat manzaraları!

CSO’nun bir özelliği de dünyanın en büyük orglarından birine sahip olması. 1965 yılında İzmirli iş adamı Edmond Giraud tarafından 5000 boruya sahip tarihi bir kilise orgu hediye edilmiş CSO’ya. 9 yıl önce bozulmuş. 8 sene öylece, bürokratik engellerin sonlanmasını ve yapımı için gereken cüzi bütçenin çıkmasını beklemiş. Sonunda, geçen sene haftalar süren bir çalışma sonucu tamir edilmiş. Nasıl mı? Bir Rus org sanatçısının CSO’da vereceği konser üzerine Rus Elçiliği sponsor olmuş. Bu da güzel yurdumdan bürokrasi manzarası!

28 Şubat’a giden süreçte, CSO’nun Beethoven’ın Dokuzuncu Senfonisi’ni çaldığı Ankara Müzik Festivali’nin açılış konseri ve Cumhurbaşkanı Demirel’in bu konserde salonda bulunanları göstererek sarf ettiği “İşte çağdaş Türkiye” sözleri büyük ses getirmişti. CSO Cumhuriyet’in ilk yıllarında da çağdaş Türkiye’nin bir simgesi olarak takdim edilirmiş. Cumhuriyet’in ilk yıllarında elçilik binaları Cebeci çevresinde bulunurmuş ve diplomatik resepsiyonların neredeyse tamamı Cebeci’deki konservatuvar salonunda, CSO konseri eşliğinde verilirmiş.

Orkestra, Cumhurbaşkanlığı’na sadece ismen bağlı bulunuyor. Kurumsal olarak, Tiyatro ve Opera – Bale gibi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı. Fakat, diğerlerinden farklı olarak Yönetim Kurulu’nu kendi seçme ayrıcalığını yaşıyor. Şu an 84 tane müzisyenin görev yaptığı orkestra, yıllık 32 konserle yaklaşık 20.000 Ankaralıya klasik müzik ziyafeti çekiyor. Konserler, her hafta düzenli olarak Perşembe ve Cuma günleri saat 20:00’de verilmekte.

Atatürk ve İnönü CSO’nun daima hamisi olmuşlar. Diğer Cumhurbaşkanları sanatsal anlamda pek ilgi göstermemişler CSO’ya. Orkestra, her yıl Kasım ayında Atatürk’ü, Aralık ayında ise İnönü’yü özel bir konserle anmakta. Bunun yanında her sene olağan olarak Yeni Yıl, Bahar, Çocuk ve Gençlik konserleri de programda yer alıyor. Şimdiye kadar 400’ün üzerinde yurt içi, 20’nin üzerinde de yurtdışı turneyle, dört bir yanı dolaşmışlar.

Bitirirken…

Tiyatro, Opera, CSO… Cumhuriyetle birlikte Ankara’ya kökleri atılan bu üç kurum, meyvelerini Anadolu’nun dört bir yanında verdi.

Şimdilerde, hepsinin benzer sorunları, benzer olanaksızlıkları var. Öncelikle, Opera ve CSO’nun acil bina ve sahne ihtiyaçları…

Ama her şeye rağmen, üç kurum da sanatlarını evrensel boyutta sergiliyor.

Cumhuriyet’in simgesi Ankara, sanata başkentlik yapmaya devam ediyor.

Selam olsun Ankara’yı Ankara yapanlara!