Bu yazımızı okurken, özel müziğini de dinlemenizi tavsiye ederiz…  

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Fatih KOCA

Fatih KOCA

Kırmızı Işık Bölgesi(Red Light District), uyuşturucu, eşcinseller. Dünyanın herhangi bir yerinde Amsterdam’ı görmemiş ama hakkında bir şeyler duymuş insanlara Amsterdam kelimesinin çağrıştırdığı ilk üç şey sorulursa, çoğunluğun vereceği cevap bu olur büyük olasılıkla. Hoş, bu yazı da bu üçüyle başladı ama Amsterdam’ın bu şöhreti hak etmediğini anlatmak için.

Elbette Hollandalıların hoşgörü, özgürlük ve kuralcılık anlayışlarının bir sonucu olarak, dünyanın birçok yerinde yasak olan bu kavramlar Hollanda’da yönetmelikler çerçevesinde serbest. Amsterdam da, ülkenin başkenti olarak bunların serbestliğine öncülük ediyor. Kırmızı Işık Bölgesi ve bitkisel uyuşturucu serbestliği nedeniyle önemli miktarda turist çekiyor. Fakat, Amsterdam asla çölün ortasına kurulmuş, “Günah Şehri” Las Vegas değil. Kanalları, müzeleri, evleri, sokakları ve bisikletleri ile çok daha farklı bir ünü hak ediyor.

Çok yaşlı bir şehir değil aslında. 12. yüzyılda bir balıkçı köyü olarak kurulmuş. O günden bugüne Amsterdamlılar denizle savaşa savaşa, kimi zaman önüne set çekerek, kimi zaman baraj yapıp içindeki suyu kurutup, denizden kendilerine yurt yaparak büyütmüşler şehri. “Allah dünyayı yarattı, Hollandalılar Hollanda’yı” özdeyişinde anlatmak istedikleri gibi Hollandalılar’ın. Şehrin önemli bir bölümü deniz seviyesinin altında. Hatta büyük bir gölün kurutularak yaşam alanı elde edildiği bir bölgede bulunan Schiphol havaalanı, deniz seviyesinin tam 4 metre altında. Ülkenin neredeyse tüm kıyılarında olduğu gibi Amsterdam’ın da etrafındaki bentler, olası selleri önlüyor ve Hollandalıların küresel ısınmayı da arkasına alan denizle savaşı tüm hızıyla devam ediyor.

Altın Çağ olarak adlandırdıkları 16. ve 17.yüzyıllarda Hollanda gemileri Amerika’da, Güney Afrika’da, Uzak Asya’da, Okyanusya’da hüküm sürmüş yıllarca. Kendilerinden yüz ölçümü ve nüfus bakımından onlarca kat büyük devletleri koloni edinmişler. Yeni yeni şehirler, ülkeler yaratmışlar dünyanın dört bir yanında. Adını Hollanda’nın Zeeland eyaletinden alan Yeni Zelanda, İngiliz işgalinden önceki ismi “New Amsterdam” olan “New York” bunların en ünlüleri…

Amsterdam Altın Çağ’da Hollanda şirketlerinin ana liman kenti olarak zenginleşmiş. Zenginleştikçe büyümüş ve mimarisi şekillenmiş. Bu yıllarda, denizci Amsterdamlılar muntazam bir şehircilikle; şehrin her tarafını kanallarla ve köprülerle süslemişler. Bu bölge şu an Kanal Kemeri (Grachtengordel) olarak adlandırılıyor. Kanallarda Amsterdam’a özgü botlarla kanal turları yapmak mümkün. Kanallar ayrıca yerleşim yeri görevi de görmekte. Şehirde ev sıkıntısının baş göstermesi nedeniyle, Amsterdamlılar kanallar üzerinde yeni evler yapmışlar ve mevcut tekneleri, botları düzenleyerek ev haline getirmişler. Şu an şehrin en gözde evleri bot evler ve binlerce insan bu evlerde yaşıyor.

Grachtengordel kanalları içindeki bölge, Amsterdam’ın tarihi merkezini oluşturuyor. Bu bölgede yüz yaşından genç bina neredeyse yok gibi. Evler az katlı, ve her birinin kendine özgü çatıları dikkat çekiyor. Erkeklerde 1.84, kızlarda 1.71 boy ortalamasıyla dünyanın en uzun halkı unvanını elinde bulunduran Hollandalılar, yüzyıllardır küçük yerlerde yaşamayı seviyor. Tarihi evlerin, ön cepheleri oldukça dar, genelde 1 oda 1 salon ve ortalama büyüklükleri 45-50 metrekare. Yaşam yerleri, Hollandalıların mütevazi karakterini yansıtıyor. Dünyaya hükmettikleri yıllarda bile, şehri aşırı ihtişamlı saraylar, anıtlar, köşkler ya da kiliselerle süslememişler.

Kraliyet Sarayı’nın bulunduğu Dam Meydanı, şehrin ana meydanı. Diğer Avrupa başkentlerinin meydanlarına nazaran, sıradan ve basit. Önceleri Amstel nehrinin uzantısı olan bu bölge, suya yüzlerce kazık kazılıp üzerleri kapatılarak yapılmış. Dam Meydanı’nda Nieuwe Kerk(Yeni Kilise), 2. Dünya Savaşı’nda ölen Hollandalılar için yapılan bir anıt ve Hollandalılar’ın en gözde alışveriş mağazası De Bijkenkorf bulunuyor.

Kırmızı Işık Bölgesi Dam Meydanı’na 3 dakika yürüme mesafesinde, Çin Mahallesi’nin yanında ve hiçbir şekilde şehirden yalıtılmış değil. Hatta, hayat kadınları vitrinlerinin bulunduğu apartmanların üst katları meskun mahal ve buralarda çocuklu aileler yaşıyor. Şehrin en eski kilisesi olan Oude Kerk de bu bölgede. Kilisenin pek cemaati yok ve kilise meydanı hayat kadını vitrinleriyle çevrili. Hollandalıların dindarlık seviyesinin açık bir göstergesi!

Devamlı polis kontrolünde olması nedeniyle şehrin en güvenli yerlerinden olan Kırmızı Işık Bölgesini gezmek Amsterdam’ın en meşhur turistik aktivitelerinden biri. En büyük turist grubunu Britanyalı erkekler oluştursa da, kızlı erkekli gruplar, el ele sevgilililer ve çocuklarıyla birlikte gelen aileler de geziyor bölgeyi. Açıkçası, cadde boyunca dizilmiş vitrinleri ve içinde pazarlanan “siniri alınmış etleri” ile kocaman bir kasap dükkanını andırıyor, Kırmızı Işık Bölgesi!

Ellinin üzerinde müze var Amsterdam’da. En ünlüleri Van Gogh Müzesi, Rijks Müzesi ve Anne Frank evi. Rijks Müzesi ve Van Gogh Müzesi şehrin en güzel meydanı olan ve ünlü “I Amsterdam” yazısına da ev sahipliği yapan Museumplein’de. Van Gogh Müzesi’nde, gerek kendine özgü fırça darbeleri, gerekse intiharla sonuçlanan yaşam öyküsü nedeniyle dünyaca tanınan “Kulağını kesen ressam” Van Gogh ve öğrencilerinin resimleri bulunuyor. Diğer ünlü ressamları Rembrandt’ın resimleri ise Rijks Müzesi’nde. Amsterdamlı Rembrandt, sanat hayatının önemli bir bölümünü Fransa’da geçiren Van Gogh’dan daha fazla benimsenmiş, Amsterdam’da. Rembrandt Meydanı, Rembrandt Parkı gibi yerlerde ismi yaşatılıyor.

Anne Frank evi, Alman işgali sırasında 2 yıldan fazla bir süre Nazi askerlerinden saklanan ve bu sırada günlük tutan Anne Frank’ın saklandığı ev. Anne Frank, 13 yaşında saklanmaya başladığı bu evde ailesi ve ailesinin arkadaşlarıyla birlikte, 15 yaşına kadar hiç dışarı çıkmadan, babası Otto Frank’ın çalışanları yardımıyla yaşıyor. Savaşın bitmesine kısa bir süre kala gizli ev açığa çıkıyor ve tüm ev halkı toplama kamplarına gönderiliyor. Toplama kamplarından babası, Otto Frank dışında dönen olmuyor ve babasının yayınladığı günlükleri, Anne Frank’ı ölümünden sonra dünya çapında üne kavuşturuyor.

Tarihi merkezde bulunan diğer iki büyük meydan, Leidseplein ve Rembrandtplein şehrin eğlence merkezi konumunda. Rembrandtplein’de Rembrandt’ın Rijks Müzesi’nde sergilenen ünlü eseri De Nachtwacht’dan esinlenerek yapılan heykeller bulunuyor. Artistlerin ve öğrencilerin yaşadığı Jordan semti de kafeleri, barları ve uluslararası restoranlarıyla; turist kalabalıklarının dışında, Amsterdamlıların uğrak bölgesi.

Şehir içinde en yaygın, en hızlı ve en sağlıklı ulaşım aracı bisiklet. Hollanda’nın her yerleşim biriminde olduğu gibi Amsterdam’ın da tüm yollarında bisikletler için ayrılmış bölgeler var ve yolların efendisi bisikletler! Arabalar, motosikletler ve yayalar bisikletlere dikkat etmek zorunda. İnsan sayısından fazla bisiklet var Amsterdam’da. Bu bisikletlerin büyük çoğunluğu da vitessiz ve kontra pedal şehir bisikletleri. Sürekli yağan yağmur ve durmadan esen rüzgar bile durduramıyor Amsterdamlıları. Bisiklet yaşamın her yerinde… Sabah çocuklar okula bisikletle bırakılıyor, gece apartman topuklu ayakkabılar giyilip eğlenceye bisikletle gidiliyor.

178 farklı milletten sakiniyle, dünyanın en çok-kültürlü kenti Amsterdam. Başlıca azınlık grupları Surinamlılar, Türkler, Faslılar. Kaçak yaşayanlar nedeniyle tam sayı bilinmese de şehirde 40.000 in üzerinde Türk yaşıyor. Fakat, “hissedilen” Türk sayısı bunun da üzerinde. Çünkü şehirde adım başı bir Türk restoranı var. Hatta İtalyan restoranlarını bile genellikle Türkler işletiyor. Bakkallar, kasaplar, manavlar, kuru-temizlemeciler, ustalar, terziler, halıcılar yani müşteriyle muhatap küçük esnaf ve zanaatkarlar büyük oranda Türk!

Anadolu’nun dört bir köşesinden ekmek parası umuduyla Amsterdam’a ve diğer Hollanda şehirlerine gelen Türkler’in bir kısmı ne yazık ki hala uyum sıkıntısı çekiyor. Hollandalı Türk gençleri genelde iyi düzeyde Türkçe konuşuyor. İlginçtir, birbirleriyle konuşurken Hollandaca ve Türkçe’yi birlikte kullanıyorlar. Birkaç cümle Türkçe, sonra birkaç cümle Hollandaca. Bambaşka bir kültür oluşmuş Hollandalı Türklerde. Türk mahalleleri, Türkiye değil, Hollanda hiç değil! Amiyane tabirle “Orada Yabancı Burada Almancı”, burası için de geçerli. Hollanda’da ne yazık ki Türklere yönelik birçok yanlış ön yargı mevcut. Ayrıca, Batı Avrupa’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi yabancı karşıtı partiler, oylarını ve destekçilerini her geçen gün arttırıyor. Açıkçası, durum çok da içler açıcı değil.
Hollandalı bir arkadaşım, doğum günü yemeğine başlarken şu cümleyi sarf etmişti. “Evet, Litvanya Pancar çorbası, Türk köftesi ve Fas ekmeği yiyeceğiz. İşte tam anlamıyla bir Hollanda yemeği.” Anekdottan da anlaşılacağı üzere Hollanda’da ne yazık ki kayda değer bir yemek kültürü yok! Amsterdam’da Hollanda restoranı bulmak Türk, İtalyan, Meksika, Arjantin, Yunan, Endonezya, Hint, Çin, Fas, İran, Surinam, Japon, Tayland, İspanyol, Fransız ya da Vietnam restoranı bulmaktan kat be kat zor! İlginçtir, Amsterdam’da yana yakıla Hollanda Restoranı ararken, varlığından haberdar olduğum ilk Hollanda Restoranı’nı Alanya’da çıktı. Evet, bizim Alanya… Yani, en azından kışları!
Sıcak yemek diye bir kavram mevcut Hollanda’da. Bu öğlen sıcak yemek yiyeceğim, ya da hadi sıcak yemek yiyelim diye cümleler alışana kadar içinden “Sıcak yemek ne ya, bu boşa sıfat israfı niye” diye geçirmesine neden oluyor insanın. Yemeğin sıcaklığını özel olarak belirtiyorlar, çünkü öğlenleri genelde sadece soğuk sandviç yiyorlar. Dediklerine göre, tabakta, sıcak yemek yediklerinde uykuları geliyormuş. Öğlen “yemek” yenmediği için turistik yerler dışındaki restoranlar öğlenleri açık değil. Saat 4-5 gibi açılıp sadece akşam yemeğinde hizmet veriyorlar.

Nüfusu bir milyonu aşmamasına rağmen dünyanın birçok metropolüyle boy ölçüşecek kültürel ve sosyal olanaklara sahip, Amsterdam. Fakat aynı zamanda da ufak bir şehir gibi huzurlu, güvenli ve rahat. Dünyanın en büyük köyü, en küçük metropolü, kendisini hala layıkıyla tanımayanlarla, tanışmayı bekliyor, Avrupa’nın kuzeyinde.